Eskisehirspor ya da Es Es

| 22 Şubat 2009 Pazar

Belkide dünyada en ateşli taraftarı olan takımlardan birisidir Eses , çünkü bir şehir kenti olmanın yanında kırmızı ve siyah renklerden oluşan bir tutkudur. Eses'li olmak için eskişehirde doğmak , yada hayatının bir kısmını herhangi bir sebepten dolayı eskişehirde geçirmek yeterlidir. Zira gerek şehrin , gerekse eses'in kendine has o atmosferine kapılmamak elde değildir. ve siz farkında bile olmadan bir tane kırmızı siyah çubuklu eses forması yada eses atkısı ile kendinizi stadda buluverirsiniz.

Eses tribunu oyle sıradan herhangi bir lig takımının tribinü gibi değildir. Seyircisi ateşlidir ve takım ikinci ligdeyken bile tribünler tıka basa doludur. Öyle ki birinci lige yükselmeden önce bile maçlar sanki iki birinci lig takımının üst sıralar için mücadele ediyormuşcasına yoğunluğunda oynanır. birçok takım sadece seyircisi için dahi olsa eskişehire imrenmiştir. Çünkü eskişehirspor yada es es deplasman maçına en çok seyirci götürme alanında dünya rekoru kırmıştır. hemde ikinci ligdeyken.. bu öyle bir aşktır ki ne beşiktaş galatasaray fenerbahçe gibi süper lig takımları ne ispanyanın barcelonası ne de ingilterenin manchester'i bunu basaramamıştır.

Her yıl lig başlamadan önce , caddeler şehirler kırmızı siyah bayraklarla donatılır. Eskişehirden dünyaya açılmış Eti,Sarar,Css,Çetinkaya gibi holdingleşmiş firmalarda , yol üstünde halka hizmet veren ismi duyulmamış bir manav yada berber ve ya bir market te aynı sloganı içeren bir bayrak asar camına yada binasına , "Eskişehirspor'a yeni sezonda başarılar" ya da bu minvalde bir temenni içeren bir bayrak yada flama..

Eskişehirli olan hemen hemen herkesin arkasında "26" yazan bir forması mutlak surette vardır. ve hatta bu öyle bir sevgidir ki , amigo Orhan'lı yılları görmemiş , Kupaların kaldırıldığı , şampiyonlukların kıl payı kaçırıldığı , üç büyüklere kök söktürülen o yılları tadmamış olanların bile sanki o günleri yaşamışçasına yürekten sevdasıdır es es..

Bir dönem beraber aynı ligde mücadele ettiği , Sarıyer, Yeşildirek, Vefa, Feriköy, Altınordu, Petrolofisi gibi takımlar önce çıktıkları basamakları teker teker düşmüşler ve birçoğu silinip gitmiştir. birinci ligden ikinci lige oradanda üçüncü lige sonrasında amatör kümeye ve oradanda hiçliğe uzanan bu düşüşte birçok takım silinmiş gitmiş , Eskişehirspor bile bu basamaklarda düşüş yaşamış ve 3. lige kadar düşmüş ancak ateşli ve tutkulu taraftarının maddi , manevi büyük desteği ile toparlanmış ve tekrar çıkışa geçmiştir. 95-96 sezonunda yeniden birinci lige çıkmış ancak tutunamayarak tekrar ikinci ligin yolunu tutmuştur. Eskişehir gibi bir şehrin takımı olmak kolay değildir. zira size sonuna kadar güvenmiş bir taraftar ki bu taraftar aynı zamanda şehrin kendisidir. ve sizden başarı ister. işte bu minvalde yeniden toparlanan ve gerek sportif gerek idari manada işleri sıkı tutan Eses yeniden bir üst lige yükselmiştir.

öyle ki 2008-2009 sezonunda daha ilk maçlarda Galatasaray'ı kendi evinde 4-2 yenmiş fener ve sivasspor gibi üst sıra takımlarını yenmek üzereyken şanssızlık sonucu elinden kaçırmış ve berabere kalmıştır.

Bu EsEs'in geri dönüşü olarak nitelendirilmiş ve medya bu konuya ciddi manada eğilmiştir. Hatta öyle ki Eses'in Eses olduğu 70'li yıllarda nam'ı Türkiye sınırlarını dahi aşmış ve 2008 yılında Türkiye'ye gelen Avrupa Birliği temsilcisi Olli Rehn , Türkiye'yi Eskişehirspor'dan tanıdığını beyan etmiştir.

Eskişehirspor Fethi Heper'i 2 kez , Ömer Kaner'ide 1 kez gol kralı çıkartmayı başarmıştır. Öyleki "Kırmızı Şimşekler" halen memleketin bir çok şehrinde seveni ve taraftarı olan yegane takımdır.

Anadolu'nun sesi olmuş ve Lig'de istanbul hegomanyasını kırmıştır.
Yanda ilk takımın resmini görüyoruz.
Takım hakkında daha detaylı bilgi için : www.ESkisehirspor.org adresini ziyaret edebilirsiniz.

bunu sen istedin bende yaziyorum.

| 17 Şubat 2009 Salı

Ben icimde cok isyanlar biriktirdim. Cok seye karşı ve hepsi sadece içimde kaldı. Zira içimde kaldıkları sürece ben onlara hükmettim , eğer bir anlık gafletle onları dışa döksem artık dönüşü olmayacaktı hiçbir şekilde ve artık onlar bana hükmedecekti.
insanın günü oluyor. Allah'a bile isyan etme noktasına gelebiliyor. Hayatın bir sınav olduğunu , herşeyin bir plan dahilinde vuku bulduğunu unutup o anki esbaba takılabiliyor. Yada insan kazandıklarını kendinden kaybettiklerinide sevmediği birisinden bilip bunun hesabını sormak cürreti ile kazan kaldırabiliyor.
Zira mevcudiyeti sonsuz kainatın yanında hiç hükmünde olan birisi olarak diyebilirim ki , buraya kadar gelen kim olduğunu tahmin ettiğim , ancak benim burada yazdığımı nereden hatırladığı konusunda hiçbir fikrim olmayan , kendi hezeyanlarını , bana mâl etme serkeşliği içerisinde bana "yayınlamayacağımı bile bile" 2 hakaretamiz yorum bırakan şahsa demek isterim ki ,

İçinde isyanların vardı sen , Bastıramadın.
Bir evliliğin vardı kaprislerinle Bozdun,

Sen bir köşede hiçbir maceranın ve mücadelenin içine girmeden , topluma insanlığa ve en azından çevrene bir ışık , bir düşünce , bir fikir , bir insiyatif , bir alternatif ve bir katkı bile sağlamadan bencil hedonist ve ben merkezci bir düşüncenin tam orta yerine kendini yerleştirmiş ve kendi isyanı altına ezilmiş olabilirsin.

Hayatımda üstümde birden fazla vicdan azabının , üzüntünün ve isyanın olduğu bir dönemde bende ruh yapısı olarak sarsılmış ve senin frekansına kaymış yada yaklaşmış olabilirim.

Ancak bil ki mevcut durum dahi şahittir , sen olduğun yerdesin ben o günlerin çok uzağındayım.

Sen seni suyun dibine çeken ayağındaki yüke sım sıkı bağlısın. boğuluyorsun farkında değilsin. Ben kendi ipimi kendim kesmişim suyun üstündeyim..

Sen hayata katamadıklarının , hayatın başkalarına kattıklarını gördükçe histeri krizleri ile bana , ona , buna , önüne gelene tut ki yoldan geçen herhangi birine saçı sakalı boyu kilosu yada herhangi bir niteliği ile alay geçerek saldırabilirsin.

Ama bu senin kaliteni ortaya koyar. Zira bizde geçer akça zahiri değil batinidir. görünen ve afaki olan değildir. hoşgörüdür , tanımadığın birisi ile asansörde kibarca selamlaşmak kadar iç ısıtıcı bir nezakettir. insani özelliklerin insana verdiği gönül rahatlığıdır.

Ne ben eşimle , nede eşim benimle ne yüz güzelliği ne kaş ne göz nede ten sevdası ile evlenmedi. Zira biz biliyoruz ki bundan 10-15 sene öncesinin dünya güzelleri bugün yüzüne bile bakılmayacak durumda.. Sanıyormusun ki hep bu yaşında hep bu şartlarda kalacaksın.. İşte bundandır biz gelip geçici olana değil. birbirimizde kalıcı ve değişmeyecek olanlara baktık.. Güleryüze , bir selama , hoşgörüye , nezakete ve birde aşk'a..

Fatih aile mahkemeleri ve sen iyi bilirsin ki birbiri ile kaşı gözü için evlenenler nikah memurundan sonra boşanma davası açmak için soluğu mahkemelerde alır. O koridorlarda beklerken bile hiç düşünmedinmi nerede yanlış yaptığını yoksa her zaman ki ve şimdiki gibi suçu başkasında arayıp kendini en masum yerine koyarak kolaya kaçmayamı seçtin ?

Beni "Sahte Müslümanlık" ile itham etmişsin. eğer ben sahte bir müslümansam , bundan ne ben ne sen nede müslümanlık bir fayda görmez. Kaldı ki içimi okuyabilecek kapasiteninde sende olmadığını düşünecek olursak durum biraz daha ortaya çıkacaktır. "Kişi nasılsa , başkasınıda öyle zanneder"

eğer ben sahte bir müslümansam , bunun hesabı seninle benim aramda değil. Allah'la benim aramdadır. Hayat benim hayatım, bana verilmiş bir sınavsa , bunu da bana ancak bana veren sorar. Senin ne kapasiten ne de yarı şizofren histerik düşünceler yumağı beynin kendi yarım kriterleri ile beni birşeyle itham etmeye kalkmasın.

Unutma ki , sen henüz yeni ateist olmuşken bile ben demiştim sana bari başörtünü çıkartta , ters bir hareketini gören seni müslüman bilmesin diye.. sende bana örekeden özgürlük okumuştun kim ne karışırmış diye ..

Şimdi sana iki şey , sen bile inanmadığın bir dinin örtüsünü örtmekle bile sahte müslüman olmadın. Ben inandığım her şeye gönülden inanarak ve yapmaya çalışarakmı sahte müslüman oldum ?

Sana bunu sık sık demiştim , şimdi yine demek gerektiği için diyorum

"Beni kendinle karıştırma "

Zira sen kaybedensin .
Ben herkesin savunmadan umudu kestiği anda saldırıya geçen bir ecdadın torunu olarak , mücadeleme devam ediyorum.

içimdeki karanlıklar için bir ışık yaktım. karanlığın üstüne üstüne gidiyorum.
ve ben hiç olmazsa insanlığımı muhafaza edebiliyorum hala , gayet beşeri ilişkiler kurabiliyor , insanlara çıkarcı yaklaşmıyor , sevinip üzülebiliyor , sevebiliyor , evlenebiliyor ve düşünebiliyorum.. hayata birşeyler katabiliyor ve hala mutlu olabiliyorum..

Ben isyanlarımı tek tek asıyorum. senin gibi esiri kalmıyorum.

ve son olarak sana ne diye hitap edeceğimi bile bilemiyorum , eğer hayata senin baktığın duygusuz düşüncesiz hedonist ve bencil pencereden bakılarak birşey denilecek olsa bunu en iyi anlatacak ifade sanırım " et parçası" demek olurdu..

Zira ruh olmayınca bedende o kişi insanda olamıyor ve sadece maddeden ibaret kalıyor. İşte buda senin madden , ha kasabın rafında duran kanlı bir et. yada sen.. aynı..

Diyet 3

| 16 Şubat 2009 Pazartesi

Evet Sevgili arkadaşlar , diyet maceramızın 3 bölümünde bizi bekleyen konularımız diyeti neye göre yapıyoruz. Diyet neden işe yariyor ? işe yarama mantığı nedir ?


Öncelikle diyet demek hemen tartıya çıktığınızda ibrenin aşağı hareket etmesi demek değil. bence bu tam bir yanılgı. Zira tartıya çıktığımız anda ibre biraz daha aşağı kaymışsa hemen seviniriz kilo verdim diye ? peki nereden biliyoruz doğru olduğunu ? ya vücuddan su gitmişse ? yada kas gitmişse ? işte bu bize gösteriyor ki mutlak surette sürekli gözetim altında yapılan bir diyet başarıyı getirebilir. Zira her gittiğinizde şu yada şuna benzer bir alete çıkıyorsunuz ve sizin her bir özelliğiniz inceden inceye ölçülüyor. Netice olarakta bu kağıda dökülüyor. ve Elinizde de şuna benzer bir çıktı oluyor. dolayısı ile 1 hafta diyet yaptınız diyelim 1 hafta sonunda anında görebiliyorsunuz , nereden ne kadar gitmiş yada vücutta bir hafta önceye göre olan değişim nedir. ve anında uzmanınız kötü yönde bir gelişme olduğunda buna müdahale edebiliyor. Ancak bir uzmanınız olmadığında ise siz bu analize ulaşamıyor ve ya tartıda görülen düşüşü hayra yoruyorsunuz. ancak sandığınız gibi olmayabiliyor. Örneğin su , yağa göre vücuddan daha kolay atılabilen bir emtia, eğer dengesiz bir beslenme söz konusu olursa duruma göre kilo veriyor görünebilirsiniz ancak vücuddan atılan su kilo değildir. vücudun su seviyesinin düşmesi takdir edersiniz ki iyi birşey değil. üstüne üstlül böbrek gibi karaciğer gibi organların çalışmasına ve hatta direkt kendilerine zararı var. onun için çok görmüşsünüzdür gazetelerde yada tv'lerde diyetten ölenleri.. 
Evet bir diyette kişiye neye göre yemek veriliyor ? Efenim bildiğiniz üzere vücudun bir metabolizma hızı söz konusu. Yukarıda linkini verdiğimiz örnek çıktıyı açacak olursak karşımıza gelen grafikte bazı değerler görüyor olmalısınız . İlk sayfanın sağ alt kısmında "Bazal Metabolizma Hızınız" diye bir başlık var. orada örnek olarak verilen kişinin metabolizma hızının 1595 KCal olduğunu görüyoruz. Bu şu demek bu kişi 1595 KCal'den fazla kalori miktarına sahip ne tüketirse bu o kişiye yol su elektrik olarak dönecek demektir.(özellikle karın ve basen bölgesine) Demekki bu kişi kilo vermek istediğinde 1595 KCal'den daha fazla kalori tüketmeyecek. Örneğin 1000 KCal tüketse günde yada 1200 KCal ve bu düzenli devam etse kişi kilo verebilir. eğer siz bunu kalkıpta 1595 KCal'den çok hızlı kilo vermek için 500 KCal yada 300 KCal gibi çok aşağı seviyelere çekerseniz bu metabolizmayı altüst eder ve size negatif iki dönüşü olur. Ya vücudunuz az kaloriye alışır ve bir yerden sonra kilo vermeyi durduramaz yemek yiyemezsiniz ve öldüğünüzde tabutunuzu 8 kişi değil 1 kişi bile rahatlıkla taşıyabilir. Yada böyle olmaz vücuda birden bire az kalori girince vücud zafiyet geçirir bayılma kendinden geçme el ayak titremesi ayakta duramama gibi dönüşleride olabilir. işte onun için az yemek değil doğru yemek kilo verdirir. 
Kendimi ele alacak olursam Benim metabolizma hızım 2270 KCal civarlarında bu hiçhareket etmediğim durumlar , hareketli günlerde 3000 Kcal'e kadar çıkıyor metabolizma hızı , bunun için diyetisyenim benim diyet menümde hemen hemen hiç 2200 KCal'in altina inmedi. Hareketsiz günlerde de ben biraz dikkat ettim ve şimdi 1 ayda 11,5 KG yağ erittim. Vücutta 3 litre sıvı 2,6 kg kas artışı oldu. Neticede tartıya çıktığımda 5 kilo vermiş gibi görünüyor olsamda 11,5 KG yağ vermek için liposection'da 5-10 milyar bayılan insanları görünce ben bir ayda oldukca yol aldığımı düşünüyorum.
Bir önceki yazıda bana verilen ilk örnek diyet listemi yazmıştım. gördüğünüz gibi öyle sosyete diyeti diye tabir edeceğimiz kırk ambar dolaşıpta ancak bulabileceğimiz bulunmaz otlarla yada sebzelerle diyet yapmiyoruz. Evde ne yemek pişerse onunla diyet yapiyoruz. İşte bunun içinde dönüşüm listeleri var. 

Ne Nekadar ? Ne eder ?

Örneğin ara öğünde 1 porsiyon meyveniz var. peki ama bir tane küçük elmada bir porsiyon , koskoca bir ayvada 1 porsiyon demekmidir ? elbette değildir. işte bunun için dönüşüm listeleri var. Herhangi bir meyve , herhangi başka bir meyve de ne kadara tekabül ediyor bu liste sayesinde bunu biliyorsunuz. Mesela iş yerinizde üzüm çıktı , 1 porsiyon meyveniz üzüm olacak ama ne kadar üzüm ? Cevap : 1 Su bardağı üzüm = 1 porsiyon meyve , yada tutun ki kocaman bir ayva çıktı bu bir porsiyon demek mi tabiki hayır. kocaman bir ayvanın yarısı 1 porsiyon meyve demek ya muz çıkarsa ? yarım muz = 1 porsiyon demek. 

Tabi biz sadece meyvelerden örnek verdik ama sebzeler içinde etler içinde tahıllar içinde dönüşüm listeleri mevcut. mesela bir ince dilim ekmek = 1 su bardağı patlamış mısır demek. akşam yemeğinde diyetisyeniniz 4 dilim ekmek verdi diyelim siz 2 dilim ekmek yiyin sonra 2 su bardağı mısır eşliğinde evinizde filminizi izleyin.. 

Tabi birde diyet demişsek değinmek gerekir ki hazır olan ne yiyecek içecek varsa uzak duruyoruz. Zaten öyle kekler kurabiyeler pastalar falan onlara hiç değinmiyorum bile. Ancak hazır çorbaları , kola , gazoz, hazır meyvesuyu , içiyorsanız alkollü içecekleri unutmanız gerekiyor. aşırı yağlı kızartmalar fln bunlarıda unutuyoruz 

ve yeni bir hayata içimizde yetişen bir enerjiyle güzel günleri düşünerek ve en umutsuz anlarda bile diyeti bozmamak için bilenerek , diyeti bozduracak her faktöre inat , inadına diyette dirayet ve azim göstererek başarıya ulaşıyoruz.. 

Şahsen benim 1 aylık diyet maceramda ben 2 kez diyeti bozmakla bozmamak arasında kaldım. ve her ikisinde de bozmadım.. ve bana diyeti bozdurmayan düşünce şuydu.. 

" Vakti zamanında Ankara Savaşı olmuş ve bitmiş , Beyazıt ve Timur savaş meydanında geziyorlar. Beyazıt demişki anlamıyorum her şart benim yanımdaydı sen bu savaşı nasıl kazandın. Timur gülümsemiş ve demişki şimdi ben senin parmağını ısıracağım sende benim parmağımı ısıracaksın. ve ikiside birbirlerinin işaret parmağını ısırmaya başlamışlar. Bir süre sonra Beyazıt aaah diyerek elini çekmiş ve Timur şu cevabı vermiş. " Sen çekmeseydin ben çekecektim""

Kıssadan Hisse : Tam bir sinir harbinin yaşandığı savaş meydanında daha çok sabırlı olan kazanmış.

bunu diyete uyarlayacak olursak : eğer birşey size diyeti bozduracaksa , sabredin inat edin. göreceksiniz önce o elini çekecek. 

Nerden mi biliyorum. Yemek bloguyla kafayı bozmuş muhterem zevcem. Sadece fotografını çekmek ve blog yazmak için tatlı çörek börek yapmıyor. o fotoğraflardan sonra o tatlı börek çörek hala ortalarda göz önünde oluyor. ve tam bir nefis sınavı yaşayarak yemeyeceğim yemeyeceğim yemeyeceğim diyerek yemiyorum :) ne mi oluyor sonra ? hepsiniz muhterem zevcem yiyiyor. netice : 11,5 kg verdim. 8 kg aldı :D  ve işin vahimi.. aldığını henüz kabul etmiyor. şimdilik kendisini ben zayıftım biraz kilo alınca tam dengemi buldum diye teselli ediyor :) bende içten içe gülüyorum :) 
Muhtemelen bu yazıyı yarın sabah iş yerinde okuyacak ve sanırım ben yüzündeki ifadeyi göremeyeceğim :D 

dipnot : fusununmutfagi ve buck , arkadaşlar mls'e henüz başlamadığım için mls hakkında şu anda şu şudur. bu budur bunun mantığıda budur diyemiyorum. henüz o level'e gelemedim :) ama inatla ilerliyorum :) Fiyat konusuna gelince esteworld'den yüzyüze görüşerek bilgi almanızı tavsiye ederim. Zira kişiye göre değişebilen durumlar olabilir. Örn : seans sayısı vs. bu durumda da illaki fiyat değişir. Ben anlaşmamı yaptıktan sonra üzerinden çok zaman geçti şu anki fiyatlar nedir bende bilmiyorum. sorsam söyleyeceklerini sanmıyorum ama görüşmekle birşey kaçırmazsınız. Filiz abla hanım teyze korkulacak birisi değuldür. güleryüzlüdür :) cici bir insandır. 

daha dipnot: filiz abla bu blogu okuyosan extra bir seans isterim :) bu kadar reklamdan sonra 

blogun dibi not : esteworld haznedardadır. İncirli köprüsü yönünden geliyorsanız izzettin çalışlar caddesinin bittiği yerde karşınıza çıkar :) kısaca her yol romaya değül esteworlde cıkıyor :) buradan bu tarihi yanılgıyıda düzeltmek isterim :p

Diyet 2

| 8 Şubat 2009 Pazar

Evet bir önceki yazımda size yarın 3 haftalık diyet maceramdan bahsedeceğim dediğim ancak bir şekilde 1 hafta geciken o yazıyı şimdi yazma fırsatı buluyorum ,

Bir önceki yazıda belirttiğim gibi uzun bir arayışın ardından kilo vermek için diyet yapmadan hiçbir yolun tam ve doğru bir sonuç vermeyeceğini geç idrak etmiş birisi olarak anladım ki diyetten kaçış yok.

E o zaman dedim madem durum budur. ister istemez yapacağız. İlk gün diyet uzmanım Fatma Arslan hanımefendi ile bir görüşme yaptık. Bu görüşmede bir günün nasıl geçtiğini neler yediğimizi ne aralıklarla yemek yediğimizi fln konuştuk. Ben diyetten önce genelde kahvaltıyı iş yerinde poğaça-çay fln şeklinde geçiştiriyordum. Öğle üzeri ya birşey yemiyor ya da dışarıda kır pidesi vs. gibi yiyeceklerle geçiştiriyor akşam yemeğinde ise eşim tarafından hazırlanan çorba makarna yemek vs. gibi hemen hepimizin akşam önüne gelen yurdum yemekleriyle iktifa ediyordum.Gördüğünüz üzere gayet dengesiz bir beslenme ile mevcut kilolar üstüne kilolar ilave ederek yola devam ediyordum.

Diyetisyenim Fatma hanımla bir program yaptık. Bu programu gördüğümde şunu düşünmüştüm. neredeyse ağzım hiç boş kalmayacak tıka basa yiyecek ve kilo verecektim öylemi ? olay bumudur ve sevmediğim yiyecekleri değil hergün yediğim o yiyecekleri yiyeyecektim. Şaşırdım ve bunun mantık olarak mümkün olmayacağını düşündüm. Ancak ilk haftanın sonunda 4 kilo yağ erittiğimi , vücudda düşük olan su seviyesinin yükseldiğini ve 2,4 kg kas yaptiğimi gorunce dedim durmak yok yola devam :)

Bu beni manyak derecede kamçıladı. Bir ara hatta mls'e gerek yokmuş aslında diyetlede eritebilirim diye düşünsemde yinede mls'den vazgeçmedim zira mls'de kilo almama garantisi söz konusu ,

Fatma hanımla ilk görüşmemizin sonucunda bana verdiği program şu şekildeydi.

Kahvaltı : 1 haşlanmış yumurta , 2 kibrit kutusu kadar B.peynir , 4 ince dilim ekmek , 7-8 zeytin , 1 su bardağı yoğurt , bolca salata , şekersiz çay

Ara Öğün : öğle yemeğine 1-2 saat kala bir adet meyve

Öğle yemeği : 1 su bardağı yoğurt , 5 ince dilim ekmek , 7-8 yemek kaşığı sebze yemeği (yada 10-15 yemek kaşığı bakliyat yemeği) , bolca salata ,

Ara Öğün : 1 porsiyon meyve

Akşam yemeği : 1 kase çorba , 7-8 yemek kaşığı sebze yemeği , salata , yoğurt , 4 ince dilim ekmek

Ara Öğün : 2 porsiyon meyve

Bu listeyi gördüğümde hayret ettim ve bu benim 2 günlük yemeğim :) bu kadar şeyi yiyeceğim ve kilo vereceğim öylemi ? demiştim ve bana evet demişlerdi. Dedim herhalde maytap geçiyor :)
ve ilk haftanın sonunda tekrar Fatma hanımla görüştüğümüzde gerekli ölçümleri yaptık ve ben inanamadım resmen kilo veriyordum :) ve normalde yediğimden daha fazla şeyi yiyerek.

Bu beni psikolojik olarak fevkalede etkiledi :) ve tetikledi içine giremediğim gömleklerin bana 1 karış bol geldiğini görmek , bana manyak moral verdi.

:) Yazın ortalarında yada sonuna doğru herhalde sanırsam ideal kilomda ve üçgen vücuduma kavuşmuş olacağım :)

Diyet yapmak isteyen arkadaşlara tavsiyem mutlak surette bir uzmanla görüşmeleridir. Zira bir sonraki yazımda , diyet yaparken dikkat edilecek hususlar , neye göre diyet yapılıyor , diyet yapan kişiye verilen yemekler , neye göre tespit ediliyor gibi hususlardan bahsetmeye çalışacağım.

Saygılar ;)

50 Liralık Fatma Aliye Hanım Mevzusu

| 3 Şubat 2009 Salı

Bilindiği üzere , YTL yavaş yavaş misyonunu tamamlayarak yerini hayatımıza yeni giren TL'lere bırakmaya başladı. Açıkcası bu TL'ler hakkında kiminin olumlu , kimininse olumsuz düşünceleri var şahsım adına konuşacak olursam ben fevkalade olumlu buluyorum. Yenilik daima iyidir. Ayrıca arka yüzünde Ord.Prof Cahit Arf'ın silüeti bulunan 10 Liralarında hayranıyım. Gerek renk gerekse de düzenleme olarak çok etkileyici buluyorum. Matematiğe olan ilgim ve Ord.Prof Cahit Arf'ında matematik dehası olması beni bu 10 liralara daha bir ısındırdı diyebilirim.
Ancak yazının başlığından da anlayacağımız gibi mevzumuz 10 lira değil , 50 lira . Önyüzünde M.Kemal Atatürk'ün arka yüzeyinde ise ilk kadın roman yazarı Fatma Aliye hanım'ın resmi bulunan turuncu paralardan bahsediyoruz.
Mesela yılbaşından itibaren paralar aktif olarak hayatımızda yer aldığından beri sevenlerindende sevmeyenlerindende çeşitli görüşleri dinleme fırsatım oldu. Mesela sevenler , paranın küçüklüğü , minimalist çizgide dizayn edilmesi , yenilik oluşu gibi nedenlerden dolayı bu yeni paraları seviyor. Sevmeyenlerden bir kısmı , Eski paraların heybetli ve güzel olduğu , yeni paraların her birinin farklı boyutlarda olmasından dolayı bir tomar farklı paranın sayılmasının zor olduğu , 5 lira ile 50 liranın karıştırılma olasılığından dolayı yeni paraları sevmediklerini söylemişlerdi .
Açıkçası bence sevende sevmeyende bu konuda haklıydı.
Ancak 50 TL için öyle bir mevzu ortaya atıldı ki , resmen kan donduracak derecede bağnazlık , Atatürk Yalakalığı ve tribünlere oynama kokuyordu.
Mevzu şu ki efendim Atatürk devrimlerini içine sindirememiş , Atatürk'e muhalif olmuş , laikliği benimseyememiş , Ahmet Cevdet Paşa gibi bir osmanlı paşasının kızı olan Fatma Aliye'nin resmi nasıl olurda paraya konulurmuş ?
Pardon neden konulamasın ?
Paraya resmi konulan kişilerin laik olup olmaması yada Atatürkçü olup olmaması veyahut Atatürke muhalefet etmemiş olması şartı aranıyorda bizimmi haberimiz yok ?
Fatma Aliye Hanım'ı paranın arkasında görüyor olmanızın nedeni onun dünya görüşü ve düşünceleri değil , onun hayatına sığdırdığı ve ilk kadın romancı olmakla bunu devam ettirmek gibi hayatına sığdırdığı başarılarıdır.
Kaldı ki Atatürk'e muhalefet etti diye Fatma Aliye Hanım Merhum'un mezarındaki kemiklerini dahi onun gıyabında linç etmek isteyen , Atatürkçülükten habersiz Atatürk Yalakaları farkında olmayabilirler lakin , Atatürk her dediğinin tasdik edildiği değil eleştirildiği ve kendisine muhalefet edilen bir meclis düzeni için çalışmış ve bu minvalde çok partili döneme geçmiş ve hatta o dönemde yakın silah arkadaşlarından bazılarını başka bir parti kurmak için teşvik etmişti.

Kaldı ki Fatma Aliye Hanım laik değildi ve tesettürü savunmuştu , Atatürk'e de muhalifti nedir yani bu kendisinin ilk kadın roman yazarı olması sıfatını yokmu ediyor ? O laik olmadığı ve Atatürk'e muhalif olduğu için bu ünvanını onun vefatından sonra onun şahsi manevisinden afarozmu edeceksiniz ?

Bugüne kadar , dayanaksız ve saplantı derecesinde tutarlı hiçbir yanı olmayan , sadece yapılmış olmak için yapılan çok fazla gereksiz ve efil efil riya kokan Atatürk Yalakalığı gördüm. lakin Fatma Aliye Hanım mevzusu gibi , konuyla alakası olmayan bir mevzuyu dahi getirip buraya dayandıran bu güruhu görünce merak ediyorum acaba Anıtkabir'i ne zaman kabe , Atatürk'ü ne zaman peygamber ilan edecekler ?

Zira yapmadıkları sadece bu kaldı . ve sadece yapmış olmak için felsefesini ve mantığını dahi anlamadan sırf içerisinde Atatürk geçiyor diye yaptıklarını veya yapmadıklarını gördüğümde bu zümreye acımak geliyor içimden.

Onlara kalsa zaten Allah şu koskoca kainatı sırf insanlar Atatürkçü olsun diye yarattılar. ve yediğimiz ekmekte bile Allaha değil Atatürk'e şükretmeliyiz.. inamayacaksınız ama bunu yapanları dahi gördüm. Onun için artık yadırgamıyorum dahi..

Sadece izliyorum. Not ediyorum.. ve yeri geldiğinde gözlerine ve o kör dimağlarının en derin dehlizlerine kadar sokuyorum.

Davos`u dogru okumak

| 2 Şubat 2009 Pazartesi

Bildiğimiz üzere geçen haftaya damgasını vuran olay. Davosta düzenlenen Liderler zirvesinde Başbakan Erdoğan'ın kükremesiydi. açıkcası bu dünyaya safınızı belli edin fırçası demek daha doğru olur. Bu fırçadan sonra herkes safını açıkca belli etti diyebiliriz. Bazı kritik ve çok sesli ülkeler nötr kaldı sadece.
İçte ve dışta yankılanan davos macerasından sonra , değişik ülkelerin gazetelerini veya televizyonlarını takip edenlerimiz görmüştür ki , Cnn , Newyork post gibi birçok gazete ve medya devi kuruluşlar Davos mevzusunu Başbakanın Türkiye'nin dünya arenasında aleyhinde diye servis etmiş olsalarda bunun da sadece belli zümrelerin muradı olduğu yine aynı medya organlarının kendi sitelerinde ve kanallarında yaptıkları halk oylamalarında ortaya çıktı. Öyle ki Newyork Post editörleri dediğimiz gibi olayı Türkiye açısından kötü diye yorumlarken yaptıkları ankette okurları %83 oranında Başbakan Erdoğan'ı desteklediklerini bildirdi.
Uluslararası medyada değişik seslerin yorumların çıkması muhtemel ve olağandır. Zira bu ulusların birçoğu ile din,dil,ırk,coğrafya,etnik köken gibi değişik kriterlerde birliğimiz ve beraberliğimiz yoktur. onun için kalkıpta bi norveç'in vereceği tepki ile İran'ın vereceği tepkiyi bir değerlendirmemek lazım.
Kim ne derse desin , uluslararası arenada bu olayın yankısı dünyada her ülkede yankı buldu. Zira Başbakan Erdoğan'ın yaptığı büyük bir cesaret ve kararlılık örneğiydi ki zaten kendisi Davos yolculuğu öncesi "Peres'den hesap soracağım" demişti. sözünü tutmuş oldu. sözünü tutamamış olsa bu sefer iç medya leşkerleri kendisini bununla itham edecek . ve içeride hesap soracağım diyordun oraya gittin sustun diyerek kendisine bindirmeler yapacaklardı. Fakat Erdoğan'ın kükremesi olayı bozdu. Öyleki Yeniçağ gibi en radikal karşıtları bile "Helal Olsun" demeyi bilmişken bu babayiğitliği gösteremeyip maksadının üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olduğunu bir kez daha gösterenlerimizde vardı.
Davos'da esip gürledin ama şehitlerimiz için neden aynı hassasiyeti göstermedin deme cürretini gösteren , daha hiçbir şehit cenazesinde görünmemiş , alnının secdeye değip deymediği şüpheli sadece şehitlik , bayrak , vatan , millet , sakarya edebiyatı yapan Emin Çölaşan gibi medya kaşarları tavırları ile belli ettiler ki amaç baştan belli.
Kaldı ki davos'taki tepki ile şehit cenazelerindeki tepkiyi bir tutamazsınız , Zira davosta diplomatik anlamda bir muhatabınız var. Erdoğan şehitler için tepki vermesi gerektiğinde Murat Karayılan'la kandil'de buluşup fırçamı atacak ? ikisinin çok farklı mecralar olduğunu bile idrak edemeyen 2 kafadar M.Balbay ve Çölaşan başbakanın bu davos çıkışını önceden kurulmuş bir düzen olarak öngörüyor.
Evet her lider bir plan kurar ve bunu uygular. Zaten Erdoğan'da Peres'den hesap soracağım demişti ve sordu. bunda Ne Çölaşan'ın gördüğü görülemeyecek ve çok gizli yada skandal sayılabilecek bir bit yeniği var. Ne de yaptığı yanlış.
çölaşan ve aynı zihniyetin örümcek kafalarının idrak kapasitesi sadece bahsettiğimiz gibi vatan millet sakarya edebiyatına çalıştığı için bunun dışındaki gündem maddelerinden uzak kalmaları ve uzak kaldıklarında da bunun acizliği ile saldırmaları çok normaldir. Neden filistin hakkında tek söz sarfetmiyorlar ? orada ölen çocuklardan bahsetmiyorlar ?
Kaldı ki Erdoğan şehitlerimiz için hiçbirşey yapmamışta değildir. Zira teskereyi geçirmiş . emniyet teşkilatını güçlendirmiş , sınırötesi harekatı ABD'ye rağmen uygulatmış , kaosa sebep olacak terör eylemlerini önlemede büyük başarılar almış bir hükümeti sanki birşey yapmamış gibi değerlendirmek de zaten sadece çölaşan kafalıların yapabileceği bir sığlıktı bu noktada kendileri beni yanıltmadılar.
Erdoğan'ın tepkisi açıkca ve net olarak dünyaya safınızı seçin demekti. ve herkes ya destek vererek yada destek vermeyip olumsuz manada eleştirerek buna yanıt verdi.
Zira Demirel gibi şapka cumhurbaşkanları "bedelini ödetirler" demekle aslında kendi siyasi sırlarını açığa döktü. Demekki kendileri israili iyi tanımaktadırlar ki , bedel ödemekten korktukları için birşey yapamamışlardır. Yapanlarıda kendileri gibi saf ve hezimete uğramaya hazır bindirilmiş kıtalar sanmaktadırlar.
Ancak o tren çoktan o istasyonu geçti..
Davos olayından 1 hafta önce CIA raportörleri bir makale yayınlayarak , Çince değil Türkçe öğrenin 2050'de dünyanın muhtemel lideri Türkiye olacak demiş , Ben bunu 2 sene önce 2015 yada en geç 2020 diye söylemiştim..
Davostaki tavır gösterdi ki 2015 bile aslında çok geç biz şimdiden liderlik provasına başlamış durumdayız..
Hele bir önce Türkiye Bağırsaklarındaki Ergenekon terörünü temizlesin. Siz birde sonra görün..

israil bu dunyanin apandistidir

| 29 Ocak 2009 Perşembe

Bilirsinizki insanın sindirim sisteminde bulunan organlarımızdandır bağırsaklarımız. İnce bağırsak ve kalın bağırsak vücuda giren yiyeceklerin emilimini sindirimini sağlayarak vücuda büyük katkısı olan aynı zamanda da geri kalan işe yaramaz posayı ve üre'yi vücuttan atarak faliyet gösterir. Gelin görün ki bu bağırsaklarda birgün bir ağrı hissedersiniz ki acıdan sizi zıplatır. yerinizde duramazsınız. işte o ağrının sebebide apandisttir. bağırsakların bir parçası olan apandist baş parmak kadar birşeydir ve vücuda bilinen bir faydası yoktur. Zamanı gelincede kurulmuş saatli bomba gibi vücuda acı vermeye başlar. ya aldırır kurtulursunuz ya da patlar sizide öldürür.

israil denilen ülke (devlet demeye dilim varmıyor) dünyanın apandistidir. sürekli acı , sürekli keder , sürekli bir ızdırap veriyor. daha dünyaya faydalı olabilecek birşeyleri yok. ancak verdikleri acı had safhada..

dunya gun gelecek oyle bir ayrımda kalacak ki , ya bu apandisti kesip atacak , ya da atacak.. baska bir carenin kalmadigi o gunde gelecek..

Diyet 1

| 28 Ocak 2009 Çarşamba

Beni tanıyan arkadaşlar varsa az çok bilirler , vurdum duymaz , umursamaz , dünya yansa umrumda değil tarzı bir adamımdır. Bu nedenledir ki uzun bi süredir üzerimde olan fazla kilolar için dertlenmiş , tasalanmış değildim. Aslında endişelenmem içinde net bir sebep yoktu. zira kilonun bende engellediği birşey yok. Koşmaksa koşmak yürümekse yürümek , hayatın her deminde bulunmuş ve kilo bende pek bişeyi engellemiş değildi. Ancak ahir ömrümüzün son 5 ayı evlilikle geçti aslında kilo evliliğimde de herhangi bi sorun teşkil etmiyordu ancak herhalde evlilik benim düşünce sistemimi değiştirmiş olacakki artık umursamaz değildim bu konuda.

Başladım kilo vermek için neler yapabileceğimi araştırmaya ,

Öncelikle yemesi içmesi düzenli olmayan birisi olarak diyet olayının bana pek öyle cazip geldiğini söyleyemem. diyet olayını rafa kaldırdım ve başladım araştırmaya,

Önce karşıma zayıflama ürünleri çıktı. İsmi lazım değil ama işte meyve suyuna karıştırılan , yemek yerine içilen bebek maması kıvamında olan çeşitli ürünler , bu ürünlerin satıcılarına , onların yoğun baskı ve telefon yağmuruna , asla aldırmayın . Zira bu ürünlerin bitkilerden elde edildiği bilgisini size vereceklerdir. ancak siz aldırmayınız zira hiçbirşeyin sureti yada kopyası , aslının yerine geçemez.

Şimdi neymiş efendim zayıflatan lahana kapsülüymüş , elma kapsülüymüş ithalmiş bilmem kaç kilo verdirmesi garantiymiş. burada kafamızın takılacağı 2 husus var. Efendim belli bi aşamadan sonra kapsül haline gelen işlenen ürün kilo verdiriyorsa , bunun ana maddesi olan lahanayı yada elmayı doğrudan tüketin. Dediğimiz gibi hiçbirşeyin kopyası aslından daha faydalı olamaz. Hem böylece en sağlıklı olan şeklini tercih etmiş olursunuz. kaldıki ayda şu kadar kilo verdirmesi garanti diye birşeyin kesinlikle doğru olmadığını düşünüyorum. Tamamen müşteriyi çekmek için para tuzağı , Zira dünya üzerinde 7 milyara yakın insan yaşıyor , her birinini metabolizma hızı farklı , hormonal dengesi farklı , vücud tipi farklı , şimdi sen kalk öyle bir ürün yap ki bunca farklılığa rağmen herkesde işe yarasın ? mantıklımı ? bence değil. Adam vardır 100 kilo adam vardır 70 kilo birinin metabolizması otoban gibi çalışıyordur diğerininki patika yol gibidir işlemiyordur yada çok yavaştır. birinin mide , karaciğer , bağırsak emilimi yüksektir çok kilo alır. diğerinin yavaştır almaz. işte onun için karşınıza gelen web sayfalarında yada çeşitli ilanlarda verilen bilmem kaç kilo şu kadar günde garanti gibi reklamlara aldanmamanızı tavsiye ederim. Zira WHO'ya göre (dünya sağlık örgütü) vücudun %10 u kadar kilonun 6 ayda verilmesinin en sağlıklı ve sağlık etiğine uygun olan uygulama olduğu belirtiliyor.

Dediğim gibi bu zayıflama ürünlerinden de ümidi kestikten sonra başka yollar aramaya devam ettim. Karşıma gelen bir diğer alternatif ise , mide kelepçesi yada mide balonu denilen cerrahi operasyon , Bu operasyonlarda da en büyük cazibe diyet vs. gibi aktivitelere gerek kalmıyor olması ve bu beni çekti açıkcası boğaz düşkünlüğümde olduğundandır herhalde ki diyet bende tam bir kabus etkisi yapıyor(du) diyet kelimesini duysam tüylerim diken diken oluyor(du). açık konuşmak gerekirse bu mide balonu & mide kelepçesi olayından vazgeçmemin bir nedeni de cerrahi operasyon niteliğinde olması , bu yöntemi tercih eden gerek hekim hatasından gerekse kilo verme olayında vücudun deforme olmasından dolayı hayatını kaybedenlerin mevcudiyetini öğrenmiş olmamdı. Kaldı ki olayın ekonomik maliyetini hiç mevzuya dahil bile etmiyorum.Bu yönteminde mort olmasından dolayı arayışlarımız devam etti.

Nihayet iş yerinden bir arkadaşım eline geçen bir broşürde , liposuction , mls , gibi alternatiflerin bulunduğunu söylemesi ile , zaten bizede yakın olan bu yere bilgi almaya gittik. Liposuction pek cazip gelmedi. bi nevi cerahi operasyon sayılıyor neticede. Orada başka alternatiflerin olduğunuda öğrendik , mesela göbeğinizin hemen altından 10 cm bir kesik açılarak vücuddaki tüm fazla kiloya sebep olan yağların bir kerede alındığı bir yöntemden daha bahsedildi .ancak bunada sıcak bakmadım çünkü , bünye bütün kilolardan bir defada kurtulacak , sonuçta ne olursa olsun buna adaptasyon sorunlu olacak , yemenize dikkat etmezseniz tekrar kilo alacaksınız buda bize hitap etmedi. tam bize hitap eden bir yöntem bulduk ki bu yöntem MLS , bu yöntemle verilen kilonun geri alınmayacağı garanti ediliyor , ama bu yöntemde biraz pahalıya geliyor. Neyse birazda şansımızla MLS olacağımız yer olan esteworld'un kampanyasına denk gelmemiz (ilk bilgi aldığımız tarihten 2 ay sonra kampanya başladı) ve birazda pazarlıkla makul bir fiyata anlaştık. ancak bu seferde karşımıza BMI engeli çıktı. Vücud kitle endeksi %30'un üstünde olanlarda bu yöntemin riskli olduğu ve bu yöntemin BMI oranı %30'un üstünde olanlara uygulanamayacağını öğrendiğimde mini bir şok yaşadım aslını isterseniz.

Ve nihayet BMI oranını %30'a indirmek için kaçtım kaçtım ama sonunda diyete yine yakalandım razı oldum. ve aslında kendime ait bir tabunun yıkılmasıydı bu denilebilir.

Zira sanıyorum ki , biz bir millet olarak diyeti yanlış biliyoruz ve bundan korkuyoruz. en azından kendi adıma konuşayım ben öyle sanıyordum.

Esteworld'de diyetisyenim Fatma hanım bu tabumu yıktı diyebilirim. Zira diyete başlamadan önce yediklerimden daha fazlasını yiyeyek diyet yapiyorum , kesinlikle aç kalmıyorum ve hatta tıka basa yiyiyorum. şu ana kadar 3 haftada 7 kilo yağ erittim.

Özellikle 7 kilo yağ erittim diyorum , 7 kilo verdim demiyorum. Çünkü vücudda sadece et ve yağ yok. dolayısı ile düzensiz ve kontrolsüz bir diyet vücuddan su atarak , sizi kilo verdiğiniz yanılgısına düşürebilir. ancak dediğimiz gibi vücuddan su çıkmasıda istenen bir durum değil. su miktarının yüksek olması gerekiyor.

Yarın , size 3 haftalık diyet maceramdan , sonuçlarından , psikolojik etkisinden , bahsetmeye çalışacağım , şimdilik müsade ;)

Bonsai agacinin insana dusundurdukleri..

| 24 Ocak 2009 Cumartesi


Kim ne derse desin , bence hayatta en güzel şey yeşil bir bahçenin orta yerinde geçirilen çocukluktur. Çocuk olmanın dayanılmaz hafifliği , kuş sesleri , taze meyveler , gölgeler ve ışığın ağaç dalları yaprakları arasından usulca birer ince sütun gibi sessizce uzanması ve toprağa değmesi çocukken farkedilemeyen ancak büyüdüğümüzde birer nimet olduğunu idrak edebildiğimiz o tatlı anlar..
Kimimiz bu tatlı anların tadını çıkardı , kimimiz o anları farkedemedi belki kimilerimizde var ki hiç o ortama erişemedi. ama her ne şekilde olursa olsun artık çok uzağındayız o günlerin. Şahsen ben özlemiyor değilim işte bunun içinde , eve ufak ufak nebatatları yığmaya çalışıyoruz. Önce IKEA'dan vazoda yetiştirmek için ve bakımı kolay olduğu için 2 adet bambu aldım. ve ciddende bakımı kolay. Suya koyuyorsun başkada bişey yapmıyorsun.. en azından 2 ay kadar :) 2 ay sonra bambulardan bir tanesi sararmaya başlarsa ki başlıyor :) işte o zamanda suçu eşinize atıyorsunuz :) iş yerinden bi yığın ot getirdin saksıya ekecem diye ama tuttun bambuların yanına koydun 2 ay oldu daha bunları ekemedin benim bambularımın hayat hakkına kastediyor bunlar diye bir vaveyla kopartıyorsunuz , bambu bu sesleri duyunca anında yeşermiyor ama siz suçluluk hissinden kurtuluyorsunuz :) Şaka bir yana bambunun bir tanesinin sararmaya başlamış olması bana kalırsa soğukta kalmış olmasından , ve en azından koyduğumuz yerde güneşten uzakta olmasından olabilir diye düşünüyorum. Yarın ilk işim , bambunun suyunu değiştirmek , yerini değiştirmek ve sararan yapraklarını budayarak yeni çıkacak olan yapraklara güç sağlaması açısından mini bir budamaya gitmek olacak..
İşte bambularla bu macerayı yaşarken , yine bir akşam IKEA'dayız ufak tefek tabak çanak vs. alıyoruz. Derken ahanda orada işte.. Bonsaiiiii :) işte kendimden geçtiğim an o andır.. çünkü ne zamandır bir bonsai almayı aklıma koymuş arama tarama işlemlerine girişmiş ancak istediğim sonucu alamamıştım. ya 90-100 milyon fiyat çekilmiş bende resti çekmiştim . Ya da karşıma bonsai diye koydukları şey çürümüş bir gövdeden mütevellid yaprakları solmuş ve çiçekçinin elimden çıkarayımda kimin elinde kalırsa diye kurtulmak istediği bir saksı ve içerisinde bulunan bir miktar dal yaprak vesaireden oluşan yeşillikti.
ve derken IKEA'da tam istediğim cins olmasada bir bonsai buldum fiyatıda uygundu ( 19,95 TL ) ağacın resmini buraya şu an koyamıyorum ama ileride kısmetse koyabilirim :) Evet nihayet muradıma ermiş olarak eve dönüş yolundaydık ve bonsai elimizdeydi oysa o an bile çok şey düşündürdü.
Küçükken biz ağaçların dallarında sallanırdık. otururduk meyve toplardık. Oysa ki şimdi ağaç bizim elimizdeydi bir karıştı. insanlar bir alem , dağlar bir alem , kuşlar bir alem ve nasıl ki taşlar bile kendileri bir alemse işte ağaçlarda öyle bir alem. Bir ormanda bakarsın öyle bir devasa ağaç ki 20 kişi kucaklarını açıp sarılsa gövdesini saramaz , bir bakarsın başka bir ağaç ki bir elinde taşırsın saksıyla beraber tamamı 1 kg etmez. Buna denilebilirmi ki bu evrimdendir ? eğer evrim olsaydı bonsai istermiydi 20 cm boyunda olmayı.. ve buna razı olurmuydu. Şuuru olmadığı halde ? oda büyümek gelişmek için mücadele etmezmiydi , eğer evrim olsaydı. Hani darvin türlerin kökeni kitabında , doğal seleksiyondan bahseder buna göre zayıf ve aciz olanlar elenecek güçlü ve dinç olanlar yola devam edecektir. Bediüzzaman ise bunun aksini ispat eden şu örneği verir ölümsüz eserinde " Nasıl ki her canlı rızkını arar ve bulur sonrada yer , işte öyle canlılar vardır ki ne rıskını arayabileceği bir gözü nede rıskını almaya gidebileceği bir ayağı yoktur da Allah o canlıları herhangi bir nimetin en güzel yeri ile idame eder. Bakınız elmanın yada herhangi bir gıdanın içinden çıkan kurtçuklar"
Bir koca çınar ağacı düşünün kü köklerini salmış yerin metrelerce altına minerallere , suya , ve ihtiyacı olan şeylere ulaşıyor , rızkını kendisi avlayan aslan , kaplan ve sair hayvanlar nasıl havanlar aleminin büyükleri ise ağaçlar aleminde de çınar ağacı o büyüklüğe tekabül eder ki kökleri metreleri bulur. kendisi de toprağın üzerinde metreleri bulur dalları ile haşmetli bir duruşu vardır. ve o ağaca bakanlar o ağacında birşeylere muhtaç olabileceğini düşünmez öyle bir intibaı vardır ki çınar ağacının insan hiçbirşeye ihtiyacı olmadığını sanar. Birde sonra siz bonsai'yi düşünün hepi topu köküyle gövdesiyle dalıyla yaprağıyla 20 cm.. nerede metrelerce boyu olan çınar nerede bonsai öyleki bonsai'nin doğada yaşaması bile imkansız olması gerekirdi darvin haklı olsaydı çünkü ne bonsainin diplere inip suya minerale ulaşabilecek kökleri var ne de kendisinden çok daha büyük ağaçların ve bitkilerin yanında yaşama şansı var. Bonsai'nin varlığı bile gösterir ki nasıl Allah kendilerini savunacak bir silahı , zırhı yada korunağı olmayan varlığın en acizi olan elma kurdunu bile nimetlerinin en güzel yeri ile rızıklandırıyor. İşte öylede ağaçların en küçüğü olan bonsaiyi beşeratın hanesinde bir saksı içerisinde yetiştirtiyor ve alemin en şereflisi olan insanın eliyle belkide ağaçların en zayıfı olan bonsai ağacını yetiştirtiyor. İnsanın içine vermiş olduğu ağaç ve yeşillik sevgisi sayesinde ise eşrefi mahlukat olan insan , ağaçların en zayıfı ile mutlu oluyor. onu yetiştirmekten zevk alıyor.
Eğer evrim olsaydı ağaçlar önce dallarını el gibi kullanmayı , sonrada bir dil edinip bas bas bağırabilmeyi öğrenirlerdi. ve hatta köklerini ayak gibi kullanabilmeyi. Zira birisi elinde balta ile ağacı kesmeye geldiğinde kendisini dalları ile savunamaz ağaç ama evrim olsa bunca yıldır bunu öğrenmesi ve buna uyum sağlaması gerekirdi. bir diğer yönden bir ağzı dili olsa diğer ağaçlardan yardım isteyebilirdi. yada hiç olmadı köklerini çıkartır koşar adım oradan kaçardı. ama bakınız siz elinizde balta ile ormana giriyorsunuzda bir başınıza binlerce ağaçtan dilediğinizi kesiyorsunuz ne bir ah diyebiliyorlar, ne de kaçabiliyorlar. öylece bekliyorlar. siz onları o an acı çekmiyorlarmı sanıyorsunuz.. Şüphesizki her nefisin ölümü tadacağını bildiren ayet onlar içinde geçerli ve onlar sessizce ölümü tadıyorlar.
Hiçbir insan bir ağaç kadar sessiz ölemez. Ama bir çok insan gölgesinde dinlendiği , meyvesini yediği ağacı daha yeşilken kesecek kadar nankör..
Düşünsenize , ağaç ne sizi gölgesinde dinlendirdiği için , ne de meyveleri ile beslediği için sizden bir ücret talep etmiyor. eğer şuur sahibi olsaydı ve hatta evrim olsaydı bunu size karşılıksız verirmiydi ? Evrim ki kişisel çıkarların en ön planda olduğu bir varsayım, teori , bu teori gerçek olsaydı ne dalından bir meyveyi toplayabilirdin. nede bir ağacın altında dinlenebilirdin. ama insan ağaca bir ücret ödemediği gibi sadece tablacılık ve aracılık vazifesi gören taşıyan hammala ve manava bir ücret ödüyor.. Demekki üreten ağaç bunu bir çıkarına binaen yada bir düşünceye binaen değil fıtraten yapıyor. Öyleki ne yapacağı hakkında ağacın işlemcisi daha tohumdayken işleniyor. tohum ağaç olduğunda , meyvelerinde bulunan çekirdekleri kendisi gibi binlerce ağacın tohumu olmak vazifesi ile programlanmış oluyor. İşte onun içindir ki
Bir tohum = Bir ağaç = Bir Orman..

Yeni Bir Siyasi yüz..

| 19 Ocak 2009 Pazartesi

Sabah gazetesi yazarlarından Engin Ardıç'ı çok düzenli okumasamda haber sitelerinde yada bir vesile ile önüme gelmişse gazete mutlaka bi göz atarım. Aslında adama çoğu konuda hak veriyorum. mesela dünkü yazısı şahaneydi.

Engin Ardıç dünkü yazısında kötü adamlara yol gösteriyor. AKP'den kurtulmak istiyorsanız öyle kapalı kapılar ardında laga luga yaparak bu iş olmaz. Sıkıyorsa şayet bir parti kurarsın , bir lider bulursun , diksiyon sahibi halk tarafından sevilen ve partin sahaya iner. seçimlere katılır halka kendisini tanıtır. İnsanları ikna eder ve ülkeyi AKP'den daha güzel yönetebileceği hususunda ışık verir ve AKP ancak böyle safdışı kalır diyor özetle yazarımız Engin Ardıç . 
Ben bugün biraz bu yazı üstüne düşündüm cidden zor iş ancak heptende imkansız değil. mesela AKP'yi sevmeyen güruh bir parti kursa diyeceğiz ama onlarca parti kuruldu sonuç maafiş. Yaşar Okuyan'ın HAKPAR'ından , Yaşar Nuri'nin HYP'sine Mümtaz Soysal'ın BCP'si , Cem Uzan'ın Genç Partisi , Doğu Perinçek'in İP'i en çok göze batan AKP karşıtlarıydı ancak havalarını aldılar. Ateşli söylemleri karalamaları , demokrasiyi sadece kendilerine biçmeleri nedeniyle başkalarına demokrasi hakkı tanıyan AKP'yi yok etmek istemeleri bu nedenleydi çünkü demokrasi ve özgürlük sadece onlara özgü olmalıydı . onlara göre AKP kara türk'ün partisiydi ve halka beyaz türklerin sahip oldukları hakları vaad ediyor ve bu yönde eylemler ortaya koyuyordu ve bu açıkça memnuniyetsizlik demekti. ve AKP'yi durdurmak için en bilinen ve kendilerinin ustası olduğu en iyi bildikleri yolu seçtiler katakülle ! darbe dediler olmadı , kapattırmaya çalıştılar olmadı, şimdi ise Ergenekon soruşturması üzerinden bindirmeye çalışıyorlar AKP'ye nida ise çok aşina ve belli neymiş efendim ömrünü memleket hizmetinde geçirmiş paşalardan , devlet görevlilerinden terör örgütü mensubu olmaları beklenemezmiş bu AKP muhaliflerini sindirme hareketiymiş. Neden olamıyormuş ? paşa olunca bir insan tövbe haşa peygambermi oluyor ki kusursuz olsun ! Anayasanın 10. maddesi herkes yargı önünde eşittir eşit muamele görür diyor. ama siz öyle demiyorsunuz siz herkes kanun önünde eşittir ama paşalar ve bize yakın olanlar hariç diyorsunuz. 
Bir dönem Ergenekon'a şiddetle karşı çıkıp silah olmadan nasıl darbe yapılacak diye bas bas bağıranlar şu aralar ortaya çıkan cephanelerden sonra oldukça dut yemiş saksağan modundalar. Cephaneler kimlerden çıktı görevde olan yarbaylardan emekli olan emniyet müdürlerinden, yani emekli olsa paşa lakabıyla anılacak ve tanınacak kişilerden üstelik başbakan'a suikast planı dahi bulundu. Şimdi sen kalkacaksın diyeceksin ki bu insan ömrünü üniforma altında vatana hizmetle geçirdi bundan terörist olmaz. oldu öpüp o güzel yanaklarından bide başımızın üstüne koyalım bari. bulunan lav silahlarıda pul koleksiyonu niyetine artık.. içinde çiçek yetiştiririz hatıra olsun.. öylemi ? Nedense benim bu düzmece ört bas etme olayını hiç yiyesim yok. 
Neyse işte AKP'yi devirmek isteyenler bu güruhun mensupları. (dillerinde memleket Atatürk bayrak edebiyatı ki kendilerinin bu değerleri bile anladığını düşünmüyorum bana kalırsa sadece arkasına saklanıp kendilerini bu değerlerin getirdiği nimetlerin yegane sahibi sanıyorlar.İşte ortak çıkmasınıda bunun için istemiyorlar.) ve bu güruh AKP için her yolu denedi ama çözüm bulamadı. ve neyseki artık CHP'ye alternatif bir lider adayları var ve Engin Ardıç'ın bahsettiğimiz yazısındaki o öngürüyü yerine getirebilecek tek kişi bencede o . Gerçi Ergenekon'un avukatlığına soyunmuş olan Baykal avukatlıkta kendisi ile yarışacak birisini gördüğü için üzülürmü yoksa sevinirmi bilemesekte bizim karanlık amcalara lider adayı önerimiz 


zaten partiside hazır sayılır. YARSAV başkanıydı . YARSAP yap sen bunu Yargıçlar Savcılar Partisi olsun bunun adı. sonra YARSAP'ı papatya çiçeği gibi düşünelim öyle papatyalı falan bi amblemi olsun bu partinin. Sonra ekranların karşısına elimizde bir papatya ile geçelim seviyor sevmiyor yapalım. SAP'ınıda saydığımızda seviyor çıkmışsa oylarımızı eminağaoğluna verelim.

Ondan daha iyisinimi bulacağız. 

Askerden kaçmak için sahte çürük raporu onda (eşinin genelkurmayda çalişiyor olmasının kanaatimce bu işte hiiç etkisi yok)

Medya zaten arkasında DTP başkanı nurettin demirtaş'ın asker kaçağı olduğunu bas bas bağırarak haber yapan malum medya nedense YARSAP genel başkanı eminağaoğluna hiç ilişmiyor. dolayısıyla diyebilirizki sayın genel başkan medyayıda yanına almış. ne kaldı geriye yerel teşkilatlar. 

ondan sonracıma bir diğer husus askerle arası iyi. az öncede belirttiğimiz eş durumundan asker'in eniştesi sayılır. dolayısı ile asker için eminağaoğlunun seçilmesi güzel bile sayılabilir. böylece iktidar aile içinde kalacaktır.

TÜSİAD fln bu işe ne der ? valla doğan medya sahiplenmişse Aydın doğan'ın kızı Arzuhan Doğan Yalçındağ'ın başrollerinde bulunduğu tüsiad denilen dernek öperde başının üstüne koyar böyle cici başkanı.

Kaldıki eminağaoğlu , ergenekon mevzusunda utanmadan soruşturmaya o güzelim burnunuda sokmuştur. Sabih Kanadoğlunun evi yasal bir şekilde aranırken gitmiş evde arama esnasında bulunmuş belkide yargısal süreci etkilemiş sonrada medya karşısına çıkıp basın toplantısı düzenlemek suretiyle alenen ve nefret kin dolu bakışlarıyla yargıya saldırmıştır. ve bunu yaparken üzerinde YARSAP başkanı olması suretiyle Savcı cübbesi vardı. 

İşte AKP karşıtları için iyi bir genel başkan profili , çamura yatma konusunda uzman. çeşitli vasıfları ile ideal , özü sözü bir mesela bir toplantıda kimse hukuktan kaçmamalı hukukun üstünlüğü karşısında cumhurbaşkanı bile yargılanabilir diyor. hemen ardından Sabih kanadoğlu yargılanamaz demeye getiriyor. bu kadarda dürüst ve güvenilir.

kaldıki bünyesinde masonları dahi bulundan CHP bu işe bir bakıma sıcak bile bakabilir. zira Eminağaoğlu Lions klupleriylede içli dışlıdır ödüller alır falan yaani. (anladınız siz onu) 

Evet kısaca adayımızı tanıttık :) Oylarımızı başkanımıza çok görmeyelim arkadaşlar. herkesin desteğini aldı bir milletin desteğini alamadı. eğer biz destek vermezsek yarın kalkar millet nankör derse hiç şaşırmayın ;)

Oy verme hususuna gelince, valla oy vermem ama , caanı gönülden isterim. o sivri burnunun tam orta yerine bodozlamadan kafayı koyarak o burnunu gözlerinin tam ortasına gömmeyi..

Biraz asabi gördüm kendimi ama neyse toparlarız.. 

Uzuun bir aradan sonra ..

| 17 Ocak 2009 Cumartesi

Uuup uzun bir aradan sonra yeniden yeni yeni yazmaya başlıyorum.. Aslında bu blog olayına başlarken öyle çok bi iddiam yoktu. Ben sadece içimdekileri dökecek '' sevgili günlük '' diye başlamayacakta olsam bir yer olarak görüyordum burayı.. Hoş hala değişen birşey yok bu düşüncemde ama bende değişen şeyler çook..

En son yazıyı eklememden bu yana Evlendim , 5 ay oluyor..

İş temposu arttı daha da artıyor..

ve nedendir bilinmez , çok büyük beklentilerle başlamamış olsamda , ve herhangi bir hayal kırıklığı yaşamasamda blog hakkında birden bire en son yazıdan sonra iştahım kaçtı..

Elimin altında bulunan bir not defteri gibiydi. ilk yazmaya başladığım dönemlerde ve iştahım kaçtıktan sonra belki aylar varki toplam 2-3 kez yada 4-5 kez ya girdim ya girmedim.. Şimdi yeniden eskiye ait birşeyi bir hatırayı ya da emtiayı günlerdir girilmemiş bir odanın tozlu raflarında bulmak gibi birşey..

ve anladım ki blog yazmak öyle sanıldığı kadar yaa işte her akşam iki satır bişeyler saçmalarım sonrada yatar uyurum tadında bir olay değilmiş. Hele düzenli blog yazmak bana göre hiç değilmiş.. anlık gel gitlere ve bir anlık yazma hevesine sonrasında uzun süre sessizlikle yürütülecek bir iş değil.. Eminimki bu eklediğim yazıdan belki bu blogu düzenli takip eden belli başlı arkadaşın bile ya haberi olmayacak ya da çok geç haberleri olacak.. Zira o kadar uzun süre yazmadım ki belki blogun varlığını dahi unuttular :)

Bu aralar çok şeyi özlüyor ve yine birçok şeye alışmaya çalışıyorum..

Eskişehiri özlüyorum en başta.. Kütahyada öğrencilik yıllarını , arkadaşları güzel günleri hatıraları.. halı saha maçlarını , aslında özlenen , özlenmesi gereken ve özlendiği halde şu anda hatıra gelmeyen çok şey var..

ve alışmam gereken.. en başta koskoca bir 2009 var nasıl alışacağımı bilemediğim. sanki önceki yıllarda yeni yıl her geldiğinde ya ben ömürden koskoca bir yılın gittiğini farketmedim. yada yıllar sanki bir öncekinin devamıymış gibi geldi , ve ya biz çok çocuktuk geçen zaman içimizden geçerken acıtmadı.. bir şekilde farkına varamadık.. ama nasıl olduğunu bilemesemde 2009'a girmek içimi fena acıttı. hiç öncekiler gibi olağan değildi sanki , hiç sıcak durmadı benim açımdan 2008'in , 2007'nin ve hatta 2006'nın 2005'in bile kendi mahsusluğu sıcaklığı , olağanlığı ve nasıl olduğunu bile anlamadan birinden diğerine hiç sarsılmadan geçişkenliği varken , 2009 sen neredende çıkıp geldin.. ve ben neden sana hiç ısınamadım seni benimseyip kabullenemedim..

Yaşlanıyormuyum ne..

Genelde yakın geçmişi anlatan filmlerde sıkça karşılaştığımız bir sahne vardır..Daha ilk sahnede bir şehir , köy yada filmin geçtiği yer geniş açıdan gösterilir ve o esnada fonda bir ses "1975 yazıydı.." diye giriş yapar örneğin.. biz anlarızki filmde bahsedilen yıllarda önemli birşey olmuş ki bir filme konu olabilmiş. Mesela vizontelede bunu görebiliyorum.. beynelmilel'de bu vardı.. ve o zamanları anlatan filmlerde o zamanlara özgü olan şimdi ise insanın damağında buruk bir tad bırakan nostalji kokan şeyler vardı.. vizontelede , açık hava sineması , belediye hoparlörlerinden anonslar , o zamanın modasını yansıtan ispanyol paça pantolonlar , pembe renkli gençler gazoz , şimdilerde pek karşılaşamayacağımız tadlar.. herhalde ben sevdiğim zamanlara özgü olan şimdilerde bulunamayan şeylerden dolayı geçen zamanı özlüyorum..

Ki zaten hayat dediğimiz şeyde bu ..

Eskileri yad etmek ara ara..

| 13 Temmuz 2008 Pazar

Hiç unutmam ilk arkadaşlarımı..
Kendimi bildiğim ilk zamanlardan beri olsa gerek aynı mahallenin çocuğu olmak ortak vasfı ile arkadaş doğmuş sayılırız..
Hepimiz aslında aynı yılların çocuklarıyız.. bir kaç yıl oynarsa oynar aramızda yaş farkımız ya yoktur. ya da yok denecek kadar az..
Toplasak 5-6 kişiydik.. çekirdek kadro olarak.. diğerleri etrafımızda şekillenirdi..
Maç yapardık.. akşam ne çabuk olurdu..
O zaman akşamlarda tatlıydı.. tatlı bir serinlik huzur veren bir sessizlik ve kireç kokulu duvarda yer minderinde oturmanın verdiği dinlendiricilik vardı..
Huzurlu bir dinginlik , gece sanki tadına doyamadığımız bir şeydi..
Genelde yine oyunda geçerdi gecenin ilk saatleri..
Çocukken uyumak daha bir farklıydı ne kadar geç yatarsan yat.. erkenden kalkardın..

Okul başladı yeni yeni arkadaşlar tanıdık..
Ama hiçbirisi mahalle gibi değildi. onlarlada maç ederdik okulda türlü türlü şeyler yapardık ama mahalle başkaydı..
Aslını istersen tamda bizim çocuk olduğumuz zamanlarda çocuk olmak başkaydı..
Şimdi ,
Artık ,
Hiç bir çocuk ,
Benim çocukluğum gibi ,
çocuk olamayacak !
ve hatta belki..
artık doğanlar , doğduğun da bebek..
ardından insan olacak.
Belki hiç çocuk olunmayacak..

Çocuk olmak başkadır..