Herseyden Biraz -2-

| 21 Mart 2009 Cumartesi

Uzun bir sürenin ardından halı sahalara dönmek aslında güzeldi.. ama müthiş bir hamlamanın ardından bütün bir hafta sonunu bütün kaslarımı tek tek hissederek geçirmek ve ciddi manada hamlamış olduğumu hissetmek biraz kastı diyebiliriz :) yinede güzeldi.. her yeni maç sezonu açılışında ilk maçtan sonra olan reaksiyonu yaşıyoruz :) bundan sonra haftalık olarak devam edeceği için bu gelenek sanırım bundan sonra bu hamlamaya maruz kalmayacağım :) üzerinize afiyet attığım 5 golüde artı haneme yazıyorum :)
-------
İş yerinin gereksiz ritüellerinden, kurallarından, kaidelerinden, şartlarından falan acayip sıkılmış durumdayım.. anlatamam artık boğuluyormuş gibi hissediyorum kendimi bir çıkış bulduğum anda voltayı alıcıyım. ve şunu iyice anladım ki ben ticaret adamı olmalıyım. Ticaret ki risk ve cesaret gösterdiğin oranda büyürsün.. yada çıkarsın , "her insan en fazla bir kez batar" sloganıyla gözümü karartmış durumdayım kriz ortamı falan umurumda değil. Ben Küresel krize inanmıyorum zira herkes kendi krizini kendisi meydana getirir. Eğer kişi rahat zamanda har vurup harman savurursa.. dar zamanda kıvrım kıvrım kıvranır.. Dünyada şu anda kriz var borusunu en çok öttürenlere bakarsanız görürsünüz ki hesapsız iş yapan dünya devleridir. ve batmışlardır.
Kaldı ki kriz işi bilmeyene krizdir. Zira kriz ortamları daima iki ucu açıktır. ya iyi değerlendirir büyürsün ya değerlendiremez çökersin. Kriz dalgasının ilk şokları Türkiyeye vurduğu zamanlarda dolar müthiş bir iniş gösterdi. 1100'ü görmüştü yanlış hatırlamıyorsam.. Obama'nın seçilmesinden sonra amerikanın dünyadaki prestij düzeltme girişimlerinden sonra ve amerikan borsasının toparlanma eğiliminde olmasınında etkisiyle dolar kaybettiği imajını toplamaya başladı ve Türkiyede geçtiğimiz hafta 2000'i görmesine ramak kaldı diyebiliriz. şimdi düşünün krizin ilk çıktığı zaman dolar 1100 lere düştüğünde herkes elinden dolar çıkartıyorken akıllı bir adam 1000 dolar alsaydı. geçen hafta 2000 dolaylarında bir fiyattan sattığı anda 900 TL temiz bir kazancı olacaktı.
İşte krizde çok basit bir kâr yolu.. Sadece sermayeniz bir miktar para ki bu tamamen sizin kendi büyüklüğünüz yada almak istediğiniz risk miktarı ile sınırlı , zaman ve sabır..
--------
Eveet nihayet allclip.net sitesi için aradığım bileşenleri verebilen ve benden fahiş fiyatlar talep etmeyen bir hosting firması bulmuş gibiyim. şu anda inceleme irdeleme ve hesap kitapla ugraşır durumdayım. bakıyorum eğer aklıma yatarsa güzel bir proje olacağını düşündüğüm ve şu anda bilgisayarımda kayıtlı vaziyette hayata geçeceği günü bekleyen clip sitesi çok yakında yayında olabilir.
--------
Mart ayının ilk günlerinde, Braveheart filmini izledim. Aslında bilindik ve kült olmuş eski bile sayılabilecek bir film, acımasız ve baskıcı bir otorite rejimine hayatı pahasına başkaldıran william wallace'in hikayesinin anlatıldığı film. kahramanımız filmin sonunda hayatını kaybediyor belki ama aslında büyük bir zaferi haykırıyor. ülkesi onun inancı sayesinde o görememiş olsada bağımsızlığına ulaşıyor. Braveheart verdiği mesaj ve dahi özü itibariyle ruhuma bam telime dokunan başlıca filmlerden , insanda bazı hislerin coşmasına neden olabiliyor. tarihimizde belki konusu ve özü itibariyle braveheart'tan çok daha güzel örnekler vardır ancak beyazperdeye yansımadığı için ya kitap aralarında ya da kitaba bile yansımamışsa tarihin bilinmezleri arasında kalmıştır diyebiliriz.
Asıl meseleye dönecek olursak şu aralar tam bir ikilem arasındayım. Hakkımda bir soruşturma açıldı iş yerinde ve bana savunmamı vermem için 7 günlük süre verildi.. ve ben şu anda herşeyi göze alıp ya "KRAL ÇIPLAK" diye bağıracağım ve şu ana kadar yalakalığa, kıyakçılığa alışmış şımartılmış kralların yada kendini kral sananların yüzlerine yaptıkları haksızlıkları bir bir haykırmak ve yüzlerine vurmak için bu savunma hakkını bir fırsat olarak değerlendireceğim ya da klasik bir savunma yaparak "bilmiyordum bilseydim yapmazdım" edebiyatı üzerine bir savunma oturtarak soruşturmayı savuşturacağım.. ilk ihtimal gerçek olursa kırk katırmı kırk satırmı hesabı sürgünden sürgüne , pislikten daha pisliğe sürüleceğim bu cürretimin karşılığı bana yol su elektrik olarak olmasada eziyet eza cefa olarak geri dönecek sanmıyorum ki doğruları söylediğim için mükafatlandırılayım.. ikinci ihtimalde ise en fazla hakkında soruşturmaya yer olmadığına denilecek ve bu konu kapanacak ama bu seferde benim içim rahat etmeyecek. gerçeklere gözlerimi kapattığım kafayı kuma gömdüğüm gerçekleri söyleyememiş olmanın ağırlığını ve eziciliğini uzun bir süre içimde taşıyacağım..
iki arada kaldım ve %90 birinci seçeneği seçeceğim.. kaybedecek neyim var ki.. zaten rezil bir çalışma ortamı ve rezil çalışma şartlarının ortasında eza cefa çekiyorum.. kaldı ki bu yaşa gelene kadar zaten gerek okulda gerek özel hayatta gerek özel sektörde iş hayatında bugüne kadar "KRAL ÇIPLAK" demekten korkmadım bugün neden korkayım. kaldı ki kişisel menfaatim icabı ikinci seçeneği seçecek olsam bile bile yalan söylemiş olacağım ve bu hususta içim asla rahat olmayacak. Yarın hakkın karşısına çıktığımda doğruları şunlardan korktuğum için söyleyemedim diyebilecekmiyim?, kaldı ki bu asrın alimi "Hakiki imanı elde etmiş kimse kainata bile meydan okuyabiliyor" derken ve ben cesarete sahip olduğumu düşünüyorken neden susayım.. Haksızdan hak istemek hakka haksızlıktır. bu haksızlığın vebalindense her sürgüne ve her eza cefaya razıyım. Bize hoş gelmiş sefa gelmiş.. içim rahat olsun bedenimin görebileceği sürgün ve cefa vız gelir.. içim rahat olmadıktan sonra vücut afiyette olmuş bana yararı ne..
------
Sanırım bonsai ağacım öldü artık.. eğer mevsimsel bir durum değilde her mevsimde her şart altında yeşil olabilen bir ağaç ise kesin öldü.. ancak kışın kuruyan yazın yeşeren bir yapıdaysa hala yaşıyor olabilir yazı beklemek lazım :) bir umut var..
------
Şu anda elimin altında bir iş fırsatı var gibi , bir nevi Network marketing biraz hatır gönül işine, biraz da denemek adına içimde çok fazla başarılı olunacağına dair bir umut olmasada gireceğim bir iş. Eğer tutarsa çok iyi parası var.. eğer bu iş tutarsa bir vakitten sonra artık bu bloga her yazı eklediğimde farklı bir memleketten ekliyor olabilirim :) ve muhtemelen yazılar şöyle başlar
" Barcelonada beni en çok etkileyen şey şu oldu" bir sonraki yazıda "Nepal çok etkileyici bir yer olarak gözüme çarptı" , "Japonyada şunu gördüm" , "meğer o çok merak ettiğim güney afrika böyle biryermiş" , falan gibi kelimeler ve cümlelerden tekevvün eden yazılar yazabilirim.
E o zamanda blogun adını Çılgın Fikirler Enstitüsü değil Evliya Çelebi yapmak gerekir herhalde :)
------
Ali Sürmeli diye bir adam var. Tiyatro , dizi , sinema oyuncusu , ben kendisinin akıl ve ruh sağlığının pek yerinde olmadığı kanaatindeyim. haberlere konu olduğunda her defasında saçmaladığı ve dikkat çekmeye çalıştığı kanaatindeyim. Bundan 1-2 ay önce artık AKP'ye oy vermeyeceğim. AKP bunu bildiği için belediye eliyle benim duvarımı yıktı gibi bi iddia savurmuş ortaya ve duygusallık serpiştirilmiş bir üslupla "ellerimle büyüttüğüm, solarken dirilttiğim duvarımı yıktılar" edebiyatı yapmıştı. Zira iddiasına göre kendisi "sanatçı" olduğu için bu gibi bir durumda duvarı yıkılamazmış (zira kendisi sadrazamın sol mekanizması olduğu için, görevlilerden kendisine halktan ayrı muamele göstermelerini beklemesi normal)
Neyse efenim "yürek harmanı" projesi kapsamında bu zevata söz hakkı doğduğunda maksadını aşan sözlerle anadolu birleşik devletlerini kuralım tek bayrak tek ülke fln gibi şeylerden geçelim deme gafletinde bulunmuştur. ben gerek sanata gerekse vatana millete fazla birşey kattığına inanmadığım bu kişinin akıl sağlığından şüpheliyim zira bana gördüğüm röportaj söyleşi yada video içerikli magazinsel yayınlarda pek dengeli birisiymiş gibi gelmedi.
ikinci bir atilla olgaç vakasıdır. yakında bu da çıkar ben askerde 10 rum öldürdüm diye..
-------
Şampiyonluk Sivas ile Beşiktaş arasında kalacakmış gibi bir hisse haiz oldum diyebilirim. Ama %90 ipi Beşiktaş göğüsleyecek gibi , istikrarlı oyun , futbolcuların performansı , yeni transfer Ernst'in tamda ihtiyaç duyulan mevkide aranan kan olması, kartalın oyundan kopmaması , Tello'nun muhteşem performansı , ilk geldiği günlerde ölü transfer olarak gördüğüm ancak son 3 haftadır oyunuyla beni yanıltan Yusuf'un takıma katkısı yadsınamaz. Hele bugün Yusuf resmen Sivas ceza sahası içerisinde 3 kişiyi yürüye yürüye çalımlamıştır ya daha ne olsun , kısacası takım bence rayına oturdu gibi eğer sezon sonu şampiyon olurda iyi futbolcularımızıda dışarıya kaptırmazsak, önümüzdeki sezon da yine şampiyon oluruz kanaatindeyim.. Yeterki ASİ RUHUNLA OYNA SEN KARTALIM...
-------
Franchising bilindiği üzere büyük şirketlerin marka olmuş değerlerini size kiralamaları sonucu sizi işinizin patronu yaparak ve bundan bi miktar para kazanarak hem şube açmaları, hem size kazandırmaları hemde kendileri kazanmaları ve gerekse istihdam gücüde sağlayarak ekonomiye katkıda da bulunan bir distribitörlük yada şubecilik sistemi diyebiliriz.
Mesela dünyada bilinen en yaygın Franchising ağına sahip şirket Dominos pizza, belli şartları sağlayanlar Dominos Pizza franchis'i olabiliyorlar.
Geçtiğimiz günlerde çiğköfte almak üzere evimin yakınlarındaki çiğköfteciye uğradığımda dumur oldum. Adamlar işi Franchisinge bağlamışlar. şaştım kaldım. lan dedim bu çiğköfte denilen hububat daha 2 sene evveline kadar öyle çılgın bi ihtiyaçda değildi. ama şimdi her köşebaşında bir çiğköfteci var. daha biz sokak aralarında tabelalarda işte "meşhur falanca usta" , "bilmem nerenin meşhur çiğköftesi" gibi içten içe kendini öven bu işi kendine mâl eden tabelalara yeni alışıyorduk ki adamlar işi franchising'e bile dökmüşler.. ne diyeyim her arz kendi talebinden doğar temel iktisat varsayımından yola çıkacak olursak ve çiğköftecilerin mantar gibi çoğaldığınıda göz ardı etmezsek parasını bu işe yatıran az sermaye ile kârını maksimize bile edebilir.
--------
Bugecelikte bu kadar ;) sağlıcakla..

Kilicdaroglu'nun organize durustlugu

| 17 Mart 2009 Salı

Dün akşam (16/03/2009) sinemadaydık. maksat çok ses getiren Güneşi Gördüm filmini izlemek tetkik etmekti. Bilirsiniz sinemalarda film başlamadan önce bi yarım saat kadar reklamlar, gelecek program, fragmanlar vs. gösterilir. ve ağırlıklı olarakta televizyonda reklamının yapılması yasak olan emtiaların reklamını görürsünüz (Miller, Binboa,Yeni Rakı, Efe rakı, Carlsberg vs.) ama dün şaşırtan birşey oldu! ilk defa siyasi reklam gördük sinema perdesinde , ilk önce sanırım bi 50 saniye kadar DSP reklamı gösterildi. Ardından biraz zaman geçti bu sefer CHP reklamı başladı. Reklamın teması şuydu. İstanbul manzarasını arkasına alarak bay kılıçdaroğlu "dürüstlükten, bahsediyor istanbulda organize işler olduğu iddiasını savunuyor. Belediyelerin şeffaf olmadığını söylüyor ve seçimlerde bize oy verin dürüstlüğü organize edelim diyordu."

Kaldı ki bu yerel seçimlerde bu CHP'nin ana taktiği halini aldı. zira öncesinde genel seçimlerde türban açılımı yapmışlar kâr etmemişti. bu seçimlerde çarşaf açılımı dediler kâr etmedi, kuran kursu açılımı dediler bu dahi kar etmedi.. CHP bu sefer "dürüstlük, adalet, sosyal eşitlik" gibi sosyalist damarı kabartan ve insanların özlem duyduğu metaları vâd ederek oy almayı planlıyor. Öyleki Kılıçdaroğlu kendisini bu deli dumrulluğa öyle bir kaptırmış olsa gerek ki , bana gelipte işlem yapmadığım tek bir yolsuzluk gösterin ben bu yarıştan çekileceğim deme bönlüğünü dahi sergiledi.. Kaldı ki bu yarıştan çekilmeyeceğini sizlerde benim kadar iyi biliyorsunuz , hani bilirsiniz imam - cemaat muhabbeti , vakti zamanında dürüstlük tüccarı kılıçdaroğlunun en az kendisi kadar dürüst ve gururlu başkanıda "seçimleri kaybedersem rodosa kadar yüzerim" demişti. nooldu yüzdümü ? yok, - şaka yapmıştım dedi geçiştirdi. sonrada demekki siyasi hayatımızın espriye ihtiyacı varmış diyerek zeytinyağlık yapmaya kalktı.

Yani CHP'nin imamı(baykal) bir dert, müezzini(kılıçdaroğlu) başka bir dert.Neyse biz konumuza dönecek olursak kılıçdaroğlu , hakkında yolsuzluk şikayeti olupta işlem yapmadığım tek bir dosya çıkarsa çekilirim demişti ya.. İşte Star gazetesinin yakaladığı bu haberi ben az önce aktifhaber.com sitesinden okudum.

vaay be sinema perdesinde dün gece bacak kadar boyuyla dürüstlükten dem vuran kılıçdaroğlu şimdi ne yapacak diye geçirdim aklımdan haberi ilk okuduğumda ve cidden merak ediyorum acaba o da başkanı gibi şakaydı canıııım deyip geçiştirecekmi..

işte Size Kılıçdaroğlu'nu yarışın dışına itecek 3 dosya.. Ben size bu haberi Aktifhaber.com sitesinden alıntılıyorum. isteyen verdiğim linke tıklamak suretiyle haberi birebir sitenin kendisindende okuyabilir.

http://www.aktifhaber.com/news_detail.php?id=213053

İşte Kılıçdaroğlu’nun yok dediği üç dosya...


SSK Genel
Müdürlüğü dönemiyle ilgili yolsuzluk ve usulsüzlük iddaları karşısında söylediği ‘Bana şikayet gelip de işleme koymadığım bir yolsuzluk dosyası varsa, söz veriyorum bu yarışı hemen bırakacağım’ diyen Kemal Kılıçdaroğlu’na kötü haber. star, CHP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Kılıçdaroğlu’nun önüne gelen üç dosyayı işleme almadığını ispatlayan Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu raporuna ulaştı.
YDK raporlarında Kılıçdaroğlu’nun yolsuzluk suçlamaları nedeniyle hakkında müfettiş raporu olan ve görevden alınması istenen bir daire başkanını görevden almadığı ve usulsüzlük yaptıkları gerekçesiyle yargılanan iki personeli görevden almak yerine daire başkanlığına atadığı yer aldı.



KILIÇDAROĞLU NE YAPACAK

HATTA Kılıçdaroğlu’nun bu personellerden birini de soruşturmanın yürütüldüğü daireye başkan yapmasına dikkat çekildi. ‘İşlem yapmadığım yolsuzluk dosyası varsa yarışı hemen bırakacağım’ diyen Kılıçdaroğlu’nun ‘tam söylediği gibi bir uygulamasını’ ortaya çıkaran YDK’nın 1997’de hazırladığı yolsuzluk yapan personelle ilgili işlem yapmadığına dair rapor karşısında ne yapacağı merak ediliyor.
YDK’nın 1997’deki SSK raporunda SSK Genel Müdürü Kemal Kılıçdaroğlu’nun kurum teftiş kurulunca haklarında yolsuzluk tespit edilen ve görevden alınması istenen daire başkanını görevden almadığı belirtiliyor. 06.12.1996 tarih ve 2 sayılı soruşturma raporu ve makam onayında, kurum zararına sebebiyet verdiği belirtilen bir daire başkanı hakkında görevi ihmal ve görevi kötüye kullanmak suçlarından savcılığa suç duyurusunda bulunulması, kurumun zararının istirdadı (geri alınması), ‘aylık kesme’ disiplin cezası ile tecziyesi, daire başkanlığı görevinden alınması gerekli görüldüğü belirtildi.

BİR DE TERFİ ETTİRMİŞ

YDK raporunda şöyle dendi: ‘Disiplin kurulu kararı ile verilen aylıktan kesme cezasına ilişkin olarak ilgili tarafından kurum aleyhine açılan davada mahkemece 13.11.1997 tarihli iptal kararı verilmekle birlikte davanın temyizde devam ettiği, suç duyurusu sonucu Ankara 21. Asliye Ceza Mahkemesi’nde açılan kamu davası ile kurum zararının tahsili için Ankara 1. Asliye Ticaret ve 6. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açılan davaların derdest olduğu, görevden alınma önerisinin 28.10.1997 ve 02.04.1998 tarihli SSK Genel Müdürlüğü Yönetim Kurulu kararıyla kabul edilmediği ve anılan personelin daire başkanlığı görevine devam ettiği belirlenmiştir.’

İnsan kaynağı tek mezkezden!

Kılıçdaroğlu’nun 1992 ile 1999 yılları arasında SSK Genel Müdürlüğü yaptığı döneme ait yanıt bekleyen sorular:

1-) SSK telsizleri PKK’da çıktı
G. A. YÖK tarafından aşırı sol kuruluşlara üye olduğu yazısına rağme 1300 yataklı ve uzman hekim yetiştiren SSK Ankara Eğitim Hastanesi’ne Kemal Kılıçdaroğlu tarafından başhekim olarak atandı. G. A. döneminde hastaneden çalınan 10 telsiz bir yıl sonra polis tarafından bölücü örgüt mensuplarında ele geçirildi. G. A’ya Kılıçdaroğlu tarafından başarı ödülü verildi.

2-) Valilik talebine hülle yaptı
Kılıçdaroğlu Van Valiliği’nin bölücü örgüte para yardımı yaptığı, örgüt mensuplarını evinde barındırdığını bildirdiği ve başka bir ile atanmasını istediği baştabip M. I.’yı ‘ona ihtiyacımız var’ diyerek atamasını üç ay oyaladı. Valiliğin ısrarı üzerine M. I., Manisa’ya atanmış gibi işlem yapılarak birkaç ay sonra Kars Hastanesi Baştabibi yapıldı.

3-) Başhekim atadı, tutuklandı
Kılıçdaroğlu, valilikçe ideolojik amaçla yürüş yaptığı, bildiri dağıttığı, kanunsuz toplantı yaptığı, ırkçılık ve bölücülük yaptığı bildirilen S. K. adlı hekimi SSK Bölge Hastanesi’ne baştabip yaptı. S. K.’nın baştabiplik yaptığı sırada evi aranmış, yasadışı bölücü örgüte ait dökümanlar, değişik çap ve markada silah, patlayıcı maddeler ele geçmiş ve tutuklandı.

4-) Örgüt kuryesi müdür oldu
Kılıçdaroğlu, İçişleri Emniyet Genel Müdürlüğü’nce verilen Dev-Yol Örgütü ile ilişkisinin olduğu ve bu örgüte kuryelik yaptığı, askeri mahkemece tutuklandığı, gizlilik dereceli işlerde çalıştırılmaması gerektiği bildirilen M. G.’yi SSK bölge müdürü yaptı.

‘Organize dürüstlük’ hakkındaki iddialar

Kılıçdaroğlu bölücü örgütle işbirliğinden yargılanan bir memuru, sınavsız olarak Personel Daire Başkanlığı Şube Müdürlüğü’ne atadı. Sicil dosyaları ve gizli yazışmalar bu kişiye teslim edildi.
Kılıçdaroğlu eski hükümlü kadrolarına neden sadece bölücü örgüt mensuplarını atadı? Kader kurbanı olup taksirli suçlara mahkum olmuş eski hükümlüleri hiç bir şekilde göreve atamadı.
Kılıçdaroğlu, başka kuruluşlarda memur olarak çalışan, çalıştıkları yerlerde anarşik olaylara karışan, yargılanan, çeşitli disiplin cezaları alan kişilerden bazılarını SSK’ya alarak 2-3 ay içinde sınavsız olarak müdür kadrosuna atadı.
Kılıçdaroğlu, SSK Kartal Hastanesi’ne 1993 yılında 17 hemşerisini işe aldı. Tüm Türkiye geneline bakıldığında ise Kılıçdaroğlu’nun bini aşkın hemşerisini işe aldığı ortaya çıktı.
SSK Genel Müdürlük müfettişlerinin gizli tezkiyelerini Teftiş Kurulu Başkanı İsmail Hakkı Kaderli’nin eşine yazdırdığı gerekçesiyle Ankara 8. Ağır Ceza Mahmesi’nde yargılandı. Milletvekili dokunulmazlığı nedeniyle dava dosyası TBMM’ye gönderildi.
SSK Bomonti’deki ilaç fabrikasına 1992 yılında 10 hemşerisini işe aldı.
Kılıçdaroğlu, 4 yıl önce yapılan bir sınavı esas alarak 37 kişiyi hastane müdürlüğüne atadı.
1998 yılında sınavsız olarak 444 kişiyi açıktan atadı.
Kılıçdaroğlu, 1992 yılında göreve başlar başlamaz kurumun Finansman Dairesi Başkanlığı’nın olmadığını söyleyerek daire başkanlığını 1993 yılında kurdu. Memuru dahi olmayan Finansman Dairesi’ne emekliliğine kısa bir süre kalan hemşerisini başkan olarak atayarak yüksek maaşla emekli olmasını sağladı.
1998 yılında ÖSYM ve Milli Eğitim Bakanlığı’na yaptırılan sınavlarda ne gibi yolsuzluklar yaptı.
Müfettiş soruşturma raporlarında yolsuzlukları tespit edilen daire başkanlarını görevden almadı. Usülsüzlük ve ihmal suçlarından yargılanan iki personeli ise daire başkanlığı görevine atadı.
Kılıçdaroğlu, SSK’da göreve başladığında işveren prim borçları 8.76 trilyon TL iken görevden ayrıldığı 1999 yılında 25 kat artarak 220 trilyon TL’ye ulaştı.
Kılıçdaroğlu bir yıl süreli olarak devlet tarafından görevli gönderildiği Fransa’da yasadışı örgüte ait olan bir enstitüye gittiği iddia edildi.
SSK Kartal Hastanesi onarımı ihalesi yolsuzluk yaparak hemşerisi Şahin Güven’in hastane onarımında bir deneyimi olmayan şirketine verdiği iddiası.
CHP’den önce DSP’den aday olan Kılıçdaroğlu eski bakan Nami Çağan’ın milletvekili adayı ilan etmesine rağmen listeye alınmadı. Bunda dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in en çok hassasiyet gösterdiği konuların neden olduğu iddia edildi.


CHP Genel Başkanlığı’nı düşünmüyorum

Kılıçdaroğlu İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası’nı (İSMMMO) ziyaretinde gazetecilerin ‘CHP Genel Başkanlığı’nı düşünüp düşünmediği’ sorusuyla karşılaştı. Kılıçdaroğlu ‘Hayır. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını düşünüyorum’ dedi. Kılıçdaroğlu, o yönde bir talep geldi mi sorusuna da ‘Onu bilmiyorum. Zaman zaman arkadaşlar dillendiriyorlar ama...’ cevabını verdi.

Kendisini soruşturan daireye başkan atandı

BAŞBAKANLIK YDK’nın SSK raporunda yine görevi suistimal ve ihmal suçlamasıyla yargılanan iki personelin Kılıçdaroğlu tarafından görevden almak yerine daire başkanlığına atandıkları belirtildi. Soruşturma yapılan bir personelinde hakkındaki soruşturmayı yürüten daireye başkan atanması dikkat çekiyor. YDK raporunda Kılıçdaroğlu’nun işleme almadığı iki ‘dosya’ için şunları kaydedildi:
‘Bakanlık Teftiş Kurulu’nun 04.04.1997 tarihli ve 1 sayılı kurum teftiş kurulunun da 09.05.1997 tarih ve 4 sayılı soruşturma raporunda haklarında görevi ihmal ve görevi suistimal suçlarından savcılıklara suç duyurusunda bulunulan ve yargılanmaları devam eden personelden biri soruşturma ve dava konusu olan işlemlerin yürütüldüğü daire başkanlığına 20.08.1997 tarih ve 13.11.1997 tarihli, bir diğeri başka bir daire başkanlığına 04.09.1997 ve 22.01.1998 tarihli SSK Yönetim Kurulu kararı ile önce vekil daha sonra asil olarak atanmıştır.’
Raporda ayrıca ‘Kurumda daire başkanlığı ve şube müdürlüğü gibi üst görevlere asaleten ya da vekaleten atanacakların, haklarında disiplin kurullarınca veya yargı mercilerince soruşturma yapılmakta olmayan ve olumlu sicil almış bulunan kişiler arasından seçilmelerine özellikle önem ve özen gösterilmesi temenni olunur’ dendi.

(Star)

Herseyden biraz..

| 13 Mart 2009 Cuma

Malum bu aralar bazı sebeplerden (sınavlar,işlerin yoğunluğu vs.) çok fazla yazma fırsatı bulamıyorum ve gündemin gerisinde kalabiliyorum :) Bunun çözümünüde şöyle buldum bir yazı yazarım herşeyden biraz içine koyarım :) begenen alar geder , begenmeyen bırakar kaçar :p


Batı İslama Yelken açıyor ,

Efenim bir çoğunuz okumuşsunuzdur. Vatikan yaptığı araştırma neticesinde İslami Bankacılık modelinin en düzgün sistem olduğunu bu şekilde olmayan para üzerine ticaret yapılmadığını , faiz yüküyle bireylerin ezilmediğini ayrıca bankaların ve ülkelerin hayali borçlar ödemek durumunda kalmayacağını belirterek dünyayı sarsan global krize çözüm olarak "İslami Bankacılık Modeli"ni gösterdi.
Ki bunu herhangi bir batı ülkesi değil hristiyanlığın kalbi olan vatikan dedi.. Ülkemizde faizsiz kazanç sistemi ile bankacılık yapan bankalar "Bank Asya, Kuveyt Türk, Türkiye Finans, Albaraka Türk" 

Yani neymiş. bir elin parmaklarından daha az sayıdaki banka , avrupaya bankacılık dersi veriyormuymuş ? veriyormuş.. Bu durumda diğer bankalara ne düşüyormuş ? 
- Ne düşecek halt yemek düşüyor ( dediğinizi duyar gibiyim )

Kaldı ki , Faizsiz kazanç ile alakalı işlemi olmayan , batı bankacılığı diyebileceğimiz bankacılık yapan Garanti Bankası 2001 yılında batmak üzereyken bu bankanın Kuveyt Türkten borç alarak kurtulduğunu, kendisi gibi faiz sistemli bankalardan borç almadığını hesaba katarsak , görmüş oluruz ki düşene vurmanın şart olduğu bankacılık gibi sistemde bile gün gelince herkes kendisi gibi olmayan sırtını yaslayabileceği güvenli bir liman arıyor.. 

Yassah! Brother..

Yine geçtiğimiz hafta gazetelerden bazılarına ve internet haber sitelerinin tamamına yakınında yankı uyandıran bir haber , Norveç tam 106 yıl sonra bu yıl (isveç'ten hemen sonra isveçi örnek alarak) topraklarında fuhuş yapılmasını yasakladı , ve hatta bu kanunu öyle bir noktaya taşıdı ki norveç vatandaşı olan birisi ülkesi dışında bir yerde fuhuş yapsa ve yakalansa ülkesinde de dava açılabilecek..
norveç'i kutlamak lazım böylelikle , norveç sokaklarda ezilen harcanan bedeni üzerinden sermaye edilen kadınları kurtarmak adına ciddi ve etkili bir adım attı. Tayvan , Tayland , vietnam , filipinler gibi uzak doğu ülkelerine sex turizmi yapacak olan vatandaşlarınada dünyanın öbür ucunada gitseniz elim yakanızda yakalarsam 3,5 yıl içeri tıkarım dedi. Norveçin Dagbladet gazetesi yaptığı ankette ülkenin %79'unun bu kanuna sıcak baktığını %5'in olumsuz yaklaştığını %16'lık kısmında çekimser olduğunu bildirdi.. 
Görüyoruz ki Vatikan İslam'ın Emek, Sermaye ve Kazanç sistemini , Norveç ise Ahlak sistemini örnek alıyor.. İslam dini ise fuhuşu yasaklayalı 1400 seneyi geçiyor :) 
Ülkemizdeki burjuvalar , sosyeteler , kaşarlar , godomanlar zina gibi yüz kızartıcı ve gazetelerde sunuluş biçimi halkın içinde intiba kaybına sebep olucu bir suçtan savcılık koridorlarında sürünmesin diye ise bizde fuhuş serbest ! niçin Batılılaşmak adına.. Oysaki doğru olan batılılaşmak değil doğruya yaklaşmak , olması gerekir.. 
Sonuçta dünya yuvarlak(ımsı) ve batınında batısında doğunun doğusu var.. İşte buda kaynağı haktan bir kitap olan Kur'an- Kerim'de Rahman suresinde Allah'ı anlatan bir ayette " iki doğunun ve iki batının rabbidir" anlatılıyor.. ama bizim batı yandaşları batının daha batısında doğunun olduğunu göremiyor hemde 1400 yıldır!

Tüsiad şaşırma sabrımızı taşırma!

Efenim zenginler klübü Tüsiad bu ekonomik krizde IMF ile Hükümetin anlaşması için hükümete salvo üstüne salvo yapıyor.. Neymiş efendim amerikanın bile dayanamadığı bu krizde IMF ile anlaşmak şartmış ülke konjonktürü bunu gerektirmekteymiş falan falan.. tırı vırı hikaye..
Tırı vırı diyorum çünkü cidden öyle , aslında ülkeyi memleketi insanları falan düşündükleri yok varsa yoksa kendileri.. Devlet IMF'den borç alacak niçin ? ayağını yorganına göre uzatmayıp plansızca borçlara giren büyük oynuyoruz dünya devi oluyoruz bönlüğü ile sermayesini heba eden koç, sabancı, doğan, boyner vs. gibi şirketlere vermek için . Diyelim IMF den para alındı bu şirketlere verildi. bu borcu geriye kim ödeyecek ? tabikiDevlet, Peki kimin parasıyla? SENİN BENİM VERGİMLE!! 
En amiyane tabirle.. IMF piş , Tüsiad'a düş. Düş demişken sanırım Tüsiad'ın IMF den para alınması isteğide tatlı bir düş olarak tarihin tozlu topraklı sayfalarında kalacak.. 
Zira Rusya devlet başkanı Putin ve Medvedev borç dilenen rus holdinglerine hareket çekti "zamanında har vurup harman savurdunuz şimdi başınızın çaresine bakın halk sizin günah keçiniz değil" dercesine.. Ülkelerin ekonomi politikaları artık zenginlere toz kondurmamak üzerine değil, halkı korumak üzerine , bu durumda burjuvaya en kral hareket çekilmiştir!

Seçimlerin En iddialı Partisi

Şimdi Siz muhtemelen seçimlerin büyük bir çoğunlukla AKP-CHP arasında yer yer AKP-DTP arasında ve çok nadiren AKP ile diğer partiler arasında geçeceğini düşünüyor olabilirsiniz. Mesela Eskişehir ve Ordu AKP-DSP arasında geçecek Ankara , İstanbul gibi şehirlerde AKP-CHP arasında geçecek , Kilis Adana gibi illerde ise AKP MHP arasında ve Urfa Diyarbakır gibi illerde AKP-DTP arasında geçecek diye düşünebilirsiniz.. Ama dikkatinizden kaçan bir parti var ve Türkiyenin büyük bir çoğunluğunda halk onları destekliyor(kendilerine göre) , hatta öyleki her gittikleri yerde binlerce kişi tarafından karşılanıyorlar , küçümsememek lazım kendilerine ait medyaları bile var bir gazete çıkartıyorlar ve bu gazeteye göre 2007 genel seçimlerinde %40'dan fazla oy alacaklardı (madem %40'dan fazla oy alacaktın be adam nede gazeten 3bin 4bin satıyor). Bu partinin yayın organı olan gazete her nüshasında aynı kişiyi ve aynı şeyleri yazıp aynı şeylerden bahsediyor.. ve tek projeyi kendilerinin ürettiklerini vad ediyorlar. kimden mi bahsediyorum ? İş Aş Haydar Baş sloganıyla yola çıkan Yeni Mesaj isimli müsfette yayınlarda herkese çamur atıp kendileri çalan kendileri oynayan ve kendilerini Türkiye'nin en karizması sanan BTP bu seçimlerin en ideal partisi tek geçiyoruz ! :)

Bana öyle geliyor ki Ergenekon Operasyonu biraz yön değiştirecek olsa İP'den sonra sıra BTP'de gibime geliyor.. Bu parti bana pek öyle temiz işler peşinde gibi gelmiyor. Tribünlere çok oynuyor ama her defasında çabaları boşa gidiyor.. seçim öncesi halkın nabzını yokluyoruz diye sokakta kendi adamlarına kime oy vereceksiniz diye soruyorlar ve "tabiki BTP" gibi yapmacık cevaplarla kendi kendilerini kral ilan etmeye çalışırken soytarı oluyorlar farkında değiller.. Güzel tarafından bakacak olursak siyaset gibi ciddi bir işte espri kaynağı olmaları.. iyi bişey.

Siyaset Beyaz Perdede , Beyaz Perde Siyasette o zaman Siyasiler nerede?

Recep İvedik 2 filminin vizyona girişi yerel seçimlerden takriben 1 ay öncesine falan tekabül etti. Tamda Siyasiler meydanlara inmişken sırf isim benzerliğinden dolayı Deniz Byekal Başbakan'ın isminin Recep olmasından dolayı başbakana "Recep İvedik" benzetmesi yaptı. 
demeye kalmadı ki Hatay'da AKP mitinginde AKP'li vatandaşlardan cevap niteliğinde iki pankart geldi CHP'ye , birisinde "ben hiç iktidar olamadım anne" diğerinde ise "acıların çocuğu küçük Baykal" yazılıydı.. 

Ne diyelim efenim.. her şakanın altında bir gerçek arayacaksak en acı gerçek CHP'nin başına gelen sanırsam.. Ne gelmiş diye soracak olursanız derim ki 

Deniz Baykal gelmiş daha ne gelsin ? :)

Kaldı ki , bir şarkı yüzünden benimde ismimle çok dalga geçilmiştir çocukluğumda :) "Grup Vitamin" namıyla boy gösteren 3 kişiden terennüm eden bu grup ismaail diye bir şarkı yapmıştı. hani hepinizin bildiği mutfakta birimi var ismaaail fln diye bir şarkı.. bir çok ismailin bedduasını almışlardır.. ve grup zaten hazin bir sonla parçalandı gitti. Grupta en nefret ettiğim ve hayatımı zindan eden sese sahip solist trafik kazası ile öldü gitti. grup dağıldı bitti.

Demem o ki , kimse ismini kendi seçemez.. ama geleceğini kendisi inşa eder. Başbakan ismini kendisi seçmedi.. ama Baykal kaderini kendisi çizdi. bu günleri elleri ile kendisi inşa etti. Zavallı Baykal.. acıların siyasetçisi.. bir yüz yıl daha yaşasan ve bir yüz yıl daha CHP başkanı olsan bir yüz yıl daha iktidar kelimesi senin geçmişinde asla bulunmaz :)

3 Wallpaper

| 7 Mart 2009 Cumartesi

Aslında birisinin çözünürlülüğü çok düşük ve o kadar güzel yada mükemmel olduğunuda düşünmüyorum bu nedenle wallpaper demek belki doğru bile sayılmayabilir. diğeri ise biraz daha çöznürlülük olarak iyi olsada oda aceleye geldi.. ama olsun ya gerekirse birdahakine üstünde çalışırız o olur :)


Açıl CHP açıl

|

bildiğiniz üzere yakın geçmişte siyasi gündemimizde sadece Ergenekon mevzusu varken gündeme bir bomba düştü. CHP'nin çarşaf açılımı !

CHP şunu diyordu : Arkadaşım çarşaflı olabilirsin , dünya görüşün bu olabilir yalnız bir şartla kamusal alana giremezsin , herkes gibi vergini verirsin , oğlunu doğuya askere gönderirsin toplumun bir parçası olabilirsin ancak kendin gibi düşünen birisi ile kendini mecliste temsil ettiremezsin.

Buna rağmen CHP ye çarşaflı vatandaşların katılımları oldu. oldu ki , buna ilk başta akıl sır erdirememiştim ancak çok geçmeden kokusu çıktı. CHP ilgili kişilerin partiye üye olduğu ilçede (sanırsam Fatih) bu çarşaflı katılımcıların bir yakınını aday göstermeyi vaad etmiş bunun gazı ile çarşaflı vatandaşlar partiye katılmış ve bu olay işin "aday" bölümü gösterilmeden "her kesimden partimize rağbet var" şeklinde medyaya yansımış ve çok geçmeden olayın kokusu çıkmıştı. CHP aday göstermesi gereken çarşaflı vatandaşların yakınını aday göstermeyince Çarşaflı vatandaşlar kazan kaldırmış ve nihayetinde rozetleri çıkartmak suretiyle "kandırıldık" diye yaygarayı basmışlardı.

aslında bu parti içinde gerek aktif vazife alan (Nur Serter,Canan Arıtman vs.) kişilerin veya pasifte babadan CHP'liyik mantığı ile hareket eden seçmenlerin bir kısmını içten içe sevindirmiştir bile diyebiliriz zira bu çarşaf açılımı esnasında aktif siyasilerden bazıları buna parti içi ağır bir muhalefet göstermiş , Byekal'ı eleştirmek suretiyle "Atatürk'ün çizgisinden sapıldığı" öne sürmüştü.

Çok geçmemişti ki Kocaeli belediye başkan adayı Sefa Sirmen'in "Kuran Kursu" açılımı geldi. sanmayın başkan adayı semt semt gezerek kurs açtı , Kuran kursu ziyaret etti. elbetteki seçildiği takdirde her mahalleye bir Kuran Kursu açılacağını vâad etmekle yetindi. ki bu kadarı bile yine kıyameti koparttı. Zira parti adaylarının bu açılımını olumlu bulduğunu belirterek desteklerken yine parti içi muhalefet "Tekke ve zaviyeler" dönemine dönmekle itham ettiği bu açılımın mimarlarını yerin dibine sokmuştur.

Aslında bu video bile kendi içlerinde , Namaz , Kuran , Ezan gibi değerlere nasıl baktıklarını ifade ediyor. CHP milletvekili Necla Arat'ın katılım gösterdiği Üniversiteli kadınlar derneğinde yapılan bir söyleşiyi izlediğimiz video'da kadınların din , ezan , kuran gibi değerlere karşı açık tutumlarını görebiliyorsunuz.

Şimdi bu video'yu izledikten sonra siz gerek çarşaf açılımı , gerek Kuran kursu açılımı ve gerekse Kılıçdaroğlu açılımının samimi olduğuna inanabiliyormusunuz ?

Kılıçdaroğlu'nun nesi var dediğinizi duyar gibiyim ki hemen belirteyim. CHP tarafından dürüstlüğün sembolü olarak kakalanmaya çalışılan kılıçdaroğlu yolsuzluklara savaş açmışken CHP'li Mehmet Sevigen'in milyon dolarlık vurgununa nedense hiç ses çıkartamadı , ve hatta seçimlerde önlerine çıkmaması için bunu en azından seçimlerden sonrasına kadar gizlemeye çalıştığı yönünde haberleride "oldumu şimdi kemalim" başlığı ile haber sitelerinde okuduk izledik.

Aslında kılıçdaroğlu'nun macerası bu kadarla da kalmıyor. Kendisi bildiğiniz üzere almanyada görülen ve iktidar partisi AKP ile ilişkilendirilmek üzere çok gayret gösterilen Deniz Feneri e.V davasına izleyici olarak katılmak üzere almanyaya gittiği sırada "PKK'lılarla" görüştüğü tespit edilmişti. Hatta öyleki bu bir iddia değil açık bir tespitten ibaretti . şöyleki kullandıkları araç hız sınırını aşmış ve alman trafik polisi aracı durdurmuş aracın içindekilerin isimlerini tutanağa yazmış ve cezayı kesmiştir. Aracın nerden geldiği konusu bu trafik olayından sonra gün yüzüne çıkmıştır ki araç almanyada bir randevu evinde gelmekteydi.

Bunun yanında Kılıçdaroğlunun SSK genel müdürü olduğu döneme ilişkinde ilginç iddialar söz konusu , Batman SSK'dan PKKya para aktarıldığı, SSK ya ait telsizlerin PKK dan çıkması, bazı PKK lıların SSK da işe alınması gibi iddialarda kılıçdaroğlu hakkında ortaya atıldı.

Bu iddiaların tamamına baktığımızda da görüyoruz ki kılıçdaroğlu hiçte öyle CHP'nin lanse etmeye çalıştığı gibi iyilik havarisi dürüstlük sevdalısı birisi değil.

Kaldı ki "34'te 34" adı altında istanbul için seçim projelerini anlatan kılıçdaroğlunun en büyük projesinin "metrobüs 1 TL olacak" vaadi olduğunu düşünürsek , bir önceki seçimlerde "mazot 1 TL olacak" söyleminde bulunanlarla kaderinin bir olacağını düşünebiliriz.

Kılıçdaroğlu , Kadir Topbaş için "gelsinde eşiyle metrobüse binsin" demek gafletinde bulunuyor. bunun nedeni herhalde metrobüsün çok kalabalık olmasıdır ki bu aslında bir bakıma Topbaş'ı takdir etmemiz gerektiğini gösterir. öyle bir şey yapmiş ki halk demekki akın akın rağbet gösteriyor. bunun yanında eğer halk düzenli şekilde metrobüse binemiyor da sıkış tepiş biniyorsa , bir sonraki metrobüsü beklemek yerine diğer vatandaşları rahatsız ederek tepelerine çıkıyorsa bunda topbaş'ın ne günahı var. sırf bu yaşanmasın diye adam metrobüsümü kaldırsın ? Kaldıki metrobüs sayesinde 3-4 saat otobüslerde eve dönüş çilesi çekenler. artık evlerine 20-30 dk aralığında ulaşıyorlar.. hayatında ilk defa metrobüse binen kılıçdaroğlu topbaş'a yüklenmek için metrobüsteki yoğunluğu gösteriyorsa bu onun ne kadar vizyonsuz olduğunu gösterir.

Kaldı ki "34'te 34" seçim kampanyasında 34 plakalı istanbul için 34 projeden bahsediliyor. işte size bir kaçı ..

1- yoksul ailelere 600 tl maaş (haberi yok sanırım ama hükümet bunu son 7 yıldır yapıyor)
2- ücretsiz mezar tapusu (ben öldükten sonra aslında bu hiçte umrumda olmayacak)
3- ilk 3 ayda belediyeyi şeffaf hale getirmek ( önce bi CHP yi şeffaf hale getirseniz nasıl olur ? kaldı ki bu objektif olmayan subjektif olan ve tamamen sizin varsayımınız olan bir iddia ki proje bile sayılmaz)
4- Kent yoksulluğunu bitirmek (Nasıl yapılacağı konusunda hiçbir fikri olmadığı kanaatindeyim. içi boş bir iddia olarak değerlendiriyorum)
5- İstanbuldaki ölü alanları kültür ve sanata kazandırmak ( Boğaza nazır yaşayan burjuvacıklar unutulmamış)
6- kömür yerine doğalgaz dağıtmak (Hayırdır bizim bilmediğimiz bir yerde doğalgaz rezervlerinizmi var? , yada rusya seçim kampanyanıza destekmi oluyor?)
7- engellileri üretim zincirine dahil etmek (Nasıl yapılacağı hususunda hiçbir fikri olmadığını düşündüren bir içi boş vaad daha)
8- ulaşım 1 TL olacak (doğalgaz bedava madem ulaşım neden parayla buda bedava olsaya)

Ben kılıçdaroğlu ile topbaşı yan yana koyduğumda..

Topbaş'ın yaptıklarını anlattığını , kılıçdaroğlunun ise ya içi boş yada nasıl yapacağını kendisinin dahi bilmediği şeyleri vaad ettiğini , subjektif konuştuğunu ve ortaya proje olarak koyduğu şeylerin öyle proje denilebilecek şeyler bile olmadığı sadece bal yapmayan arı misali bir vızıltıdan ibaret olduğu kanaatindeyim.. Kaldıki Kılıçdaroğlunun seçim otobüsüne binen 65 yaşında nineleri yaşındaki CHP üyesi çarşaflı kadını bile dövmekten çekinmeyen CHP'lileri görünce anlıyoruz ki başkan ayrı telden , taban ayrı telden çalıyor. kendi içlerinde dahi bir düşünce, vizyon, misyon, ideal, amaç birliği içinde değiller, genel seçimlerde de seçimi kaybedeceksiniz diye bağıran bir vatandaşı Baykal'ın gözü önünde ana avrat küfrederek dövdüklerini hatırlarsak CHP nin mantelitesi ve demokrasi tutumunu anlamış oluruz.

Bence CHP şimdiden İstanbul'u kaybetmiştir. Bu sözü ikibinyedi yılının mart ayının yedinci günü söylüyorum. ikibindokuz yılının mart ayının otuzuncu günüde gerçekleşeceğini düşünüyorum.

Ömrümüz varsa hepberaber göreceğiz..

Azerbaycan Bayragini Karabag`dan asacagiz

| 26 Şubat 2009 Perşembe

HOCALI KATLİAMI ANISINA

Yıl 1992 , henüz 9 yaşındayım.. Televizyonlarda, sokakta ve aile meclislerinde ve hatta komşu oturmalarında bile çocuk kalbimi acıtan haberler duyuyorum.. "Ermeniler karabagda katliam yapmış" , "ermeniler çoluk çocuk herkesi öldürüyor" gibi iç acıtan muhabbetlere elimden hiçbirşey gelmeyerek çok kez şahit olmuş ve sürekli dualara sığınmıştım..

Kalbim çatlayacak gibiydi.

Acı içimin dehlizlerinde kol geziyordu. O zaman ifade edemediğim ama yaşadıklarımı ifade edebilecek cümleleri yıllar sonra bulabilmiştim. Hala anımsadıkça o günleri çalkantıları ve acıyı içimde bir tufan kopuyor..

Evimin belki çok uzaklarında sıkılan silahların atılan bombaların sesini duymuyordum ama sanki savaş arka sokaktaymışta her an bizim sokağa taşacakmış gibi huzursuz ve endişeli olmanın acısını , endişesini ve ruh sıkışıklığı haletini o zaman tattım. Sanki yattığım yatak batıyor gibiydi geceleyin.. 9 yaşındaydım.. ama belki 90 yaşına vardım vardım geri indim..

Ben çocukkende kolay kolay ağlayabilen birisi değildim. ta ki ermenilerin şehit ettikleri insanları görene kadar ( ki bana göre hepsi birer şehittir. ve öyle olduklarının umudu içerisindeyim )

İşte o zaman anladım. Güçlü olmak gerektiğini , Bileğimizin bükülmeyecek kadar , varlığımızın kimseye eyvallah etmeyecek kadar , Maneviyatımızın Allah'a teslimiyette bir anlık saliselik bir şüpheye bile düşmeyecek kadar sağlam olması gerektiğini..

""Karabağda , Azerilerden av tüfeklerini bile çıkartıkları bir kanunla alan Ruslar ermenilere yol açmışlar lojistik destek vermişler ve rus 366. alayı ermenilerle birlikte hareket etmiştir. Neticesinde 190 bine yakın azeri evlerinden yurtlarından sürülmüş ve hocalıya ulaşan ermeniler burada ihtiyar yaşlı demeden 1600 kadar ırkdaşımızı , kardeşimizi , ruslarında yardımıyla katletmiştir. ""

<-- Hocalı Katliamı Anıtı

Bugün kü yapım ne yazık ki 1992 kışındaki ağlayan çocuk kadar naif ve kırılgan değil. Şimdi daha hırçınım ve sanırım daha agresifim..

İşte belki bunun için ne zaman ki "Çırpınırdı Karadeniz" türküsünü dinlesem aklıma önce hocalı geliyor.. sonrada 2007 yılında tanıdığım ve çok sevdiğim dostum arkadaşım , iktisad hocam Server Qurbanov geliyor..

Bir Azeri insanını tanıma , teşhis etme , ve hasbihal etme şerefine ben Server Hoca'yla erdim. Muhabbetimiz bakiymiş ki benim için kendisi küçük bir azerbaycan sayılabilir. Zira ne zaman Azerbaycan ile alakalı birşey duysam artık aklıma ilk kendisi gelir.. Kendisinin Azerbaycanı çok iyi temsil ettiğini düşünüyorum. Zira öyle ki artık kendileri sayesinde her azeri insanının onun gibi güleryüzlü ve iyi niyetli olduğu fikrine sahibim.

İşte onun için , kendisinin de kara bir gün olarak hatırladığı , anımsadığı , acısını duyduğu 25-26 şubat 1992 hocalı katliamını en az onun kadar içten hissettiğimi ve benimde içimi acıttığını kendisinin bilmesini istediğim için burada bu hislerimi paylaşıyorum. bilinizki millet olarak acınız acımız , bayramınız bayramımız , mutluluğunuz mutluluğumuz , dostunuz dostumuz , düşmanınız düşmanımızdır. Zira bizler Aynı kökten beslenen bir ağacın 2 dalı gibiyiz. bu ağacın bir dalına vurulan balta , diğer dalında canını acıtır.

Hayırla yâd ettiğim azeri şair Ahmet Cevat "Çırpınırdı karadeniz" şiirini yazarken

""Kafkaslardan aşacağız.
Türklüğe şan katacağız
Azerbaycan bayrağını,
Karabağ'dan asacağız.""

diyordu ,

Bana kalsa ben "Azerbaycan bayrağını , Erivan'dan asacağız " demeyi tercih ederdim.

Zira hocalı hususunda hala içimde öyle bir kin var ki..

Dalımızı kıranın , ağacını kökten sökesim geliyor..

Turkiye`de Ordu

| 24 Şubat 2009 Salı

Dünya üzerinde belkide ordusu olmayan ülke sayısı , ülkelerin tamamına oranla ya yok denecek kadar az , ya da iki elin parmakları kadar azdır diyebiliriz. Ordusu olmayan ülkeler arasında gösterilebilecek ülkelerin genel özelliklerine bakılacak olursa , kritik bir konumda olmamaları , dünya üzerinde ciddi siyasi - askeri , toplumsal roller üstlenmemeleri , misyonlarının olmaması sayılabilir. Bu tarz ülkelere ordu elbette gereksizdir ki bahçenin bir kenarında duran bir avuç çimen elbette dikkat çekmez. Ancak bahçenin orta yerinde duran bir demet gül bahçeye her bakanın dikkatini celbeder.



Türkiyede korunması gereken çok denge var , mesela sağ-sol , türk - kürt , müslüman - gayri müslim , laik - anti laik gibi dengelerin mutlak surette korunması gerekiyor. Zira ordusu olmayan ama bankası olan ülkelere örnek olarak sunulan isviçre'de bu bahsettiğimiz dengelerin hiçbirisi yok. Toplum belli bir fikir , düşünce ve oluşum etrafında toplanmış ve %90 oranında "aynı tip" yaşam tarzını benimsemiş farklılıkları olmayan yada çok az olan bireylerden oluşuyor. Dolayısı ile orduya değil bankaya yönelmeleri çok doğal , bir şekilde kendileri ile aynı ırktan gelen kardeş milletlerle birlikte yaşıyorlar ve toprakları dahilinde yüksek maden yada petrol gibi değerli emtiaları içeren kaynakları yok bu da doğal zenginliği olmayan yada çok az olan ülkenin farklı bir sektöre (bankacılık) yönelerek zenginlik elde etmesi o ülke açısından düşünüldüğünde normal karşılanabilir.

Ancak burada şu da bir gerçek ki isviçre'nin her iki dünya savaşına katılmaması "Ordusu yok ama ekonomisi sayesinde güçlü" izlenimi ile açıklanamaz. Zira 1. Dünya savaşı isviçre topraklarından çok uzakta ve isviçrenin hiçbir çıkarı olmayan , isviçre halkının davası olmayan bir konuda yaşanmıştır. Doğal olarak isviçrenin savaşa katılmaması elinde ekonomik bir güç olması ve bu gücün getirdiği rahatlıkla " ben katılmıyorum arkadaş" demiş olması nedeniyle değildir. 2.Dünya savaşına bakacak olursak nispeten 1.dünya savaşına göre çok daha yakınlarında ve çevresinde gerçekleşen bu savaşa da keyfi bir kararla katılmadıkları yönünde hiçbir işaret yoktur. zira hitler devasa ordusu ile tüm avrupayı postalları altında ezerken , zaten her ülkenin zenginliklerine konmuş ve isviçrede bulunan 3-5 kuruşa tenezzül etmemiştir desek daha doğru olur. Zira Hitler ordusunu bir hışımla yada ani bir kara kızgınlıkla isviçre üzerine sürse ne o bankadaki paralar kalırdı. nede isviçre ekonomik gücü ile hitleri durdurabilirdi.

Ordusu olmayan bir ülkenin 2 savaşa katılamamasındaki en mantıklı sebebin bu olduğunu düşünüyorum.

Kaldı ki Ordular daimidir ancak para daimi değildir. Bakınız dünyayı kasıp kavuran ekonomik kriz para babası isviçreyide vurdu. swissair , Servette futbol takımı , isviçre ekonomisi iflas bayrağını çekti. Yine ordusu olmayan isviçrenin kardeşi diyebileceğimiz isveçte ise hemen hemen tüm bankalar iflasın eşiğine geldi. eğer keramet parada ve bankada olsaydı. şimdi iflasın eşiğinde olan isveç isviçre gibi banka ve para yurdu ülkelerin dünyada kral olması , Orduya "ölü" yatırım yapan ülkelerinde aç kalması gerekirdi.



Demekki keramet parada değil , stratejideymiş.



Her milletin içinde fanatizm , holiganizm damarı kabarmış faşizane düşünen bireyler muhtemel ki vardır. bu bizim milletimiz içinde elbetteki böyle , en basitinden bir örnek verecek olursak 1950'li yıllarda yaşanan olayların anlatıldığı , Tomris Giritlioğlu'nun yönettiği "Güz Sancısı" filmi dahi tek bu sebepten ele alınacak olsa bile Ordunun gerekliliğini ortaya koyuyor. Şöyleki filmde bir siyasi partinin alt oluşumu " kıbrıs meselesi" sebebiyle memlekette yaşayan rumlara kin beslemeye başlıyor. ve artık öyle bir noktaya geliniyor ki rumlara ait iş yerleri , evler talan ediliyor saldırılıyor. imha ediliyor canlara kıyılıyor. Ve nihayetinde ordunun müdahalesi ile bu sona eriyor. Şimdi bir gayri müslim olduğunuzu düşünelim bir ülkede yaşıyorsunuz . Dininiz milletiniz farklı ama o ülkede doğmuş orada büyümüşsünüz , ve o milletin yerlisi olan arkadaşlarınız dostlarınız ahbaplarınız var. Hayat çok güzel.. Ancak düşünün gün geliyor belli bir faşizan emel etrafında toplanmış bir topluluğun saldırısına uğruyorsunuz , malınız canınız ve mukaddesatınız tehlike altında tek başınıza varlık gösteremiyorsunuz. zira siz 1 kişi karşınızdakiler 10 bin kişi.. işte bu yanlışa sizce hangi güç dur diyebilir ? Yumurta kapıya dayandığında yada artık empati yapıp düşüncelerin konuşulacağı dialog ortamı bir şekilde kaybolduğunda ve artık dialog sayesinde kurtulacağınız umudu kalmadığında kontrolsüz ve yanlış kullanılan kötü güce karşı mutlak surette sizi koruyacak iyi bir güce ihtiyaç vardır. Bunu kimse inkar edemez.



Kaldı ki bu ülkede zaman zaman , sağ sol kavgası zaman zaman alevi sünni zaman zaman faşist sosyalist kavgası çıkartılmaya çalışıldı. kimisini ordu bastırdı. kimisinin ise sadece ordunun varlığı ve birazda sağduyu ile başlamadan önü kesildi.



Ordu bu ülkede 3 kez müdahale yaptı. 2 si darbe bir diğeri post modern balans ayarı. darbe zamanlarında biz yoktuk. onun için gerekliliği konusunda tecrübelere değil okunan izlenen ve değerlendirilenlere dayanarak konuşabiliyoruz. ancak 28 şubatı yaşadık. bu noktada ordunun haklı olduğunu düşünmesemde bu ordunun olmaması için bir sebep değil. Orduyu belkide en acımasız eleştirdiğim zamanlarda bile varlığını tartışmak hiç akıl kârı görünmedi bana.



birde olaya dış devletler , ve terör açısından bakacak olursak , ordunun niçin varolduğunu ve olması gerektiğini daha iyi anlayabiliriz kanaatindeyim. Şöyle ki Etrafımız değişik milletlerle , ırklarla çevrili herbirinin dili başka dini başka , yani coğrafyada bir ırk birliği yok. Tam bir din birliğide olduğu söylenemez zira bizimle aynı dinde olan iran suriye ve ırak komumuz ama onların İslam anlayışı ile bizimkisi çok farklı sanki iki farklı din kadar.



Şimdi deniliyor ki yunanistan suriye iran ırak vs. Türkiye'yi istila edemez. Peki madem öyle biz neden bir kurtuluş savaşı vermek durumunda kaldık ? Yunanına , Fransızına , İtalyanına , Ermenisine , İngilizine karşı biz niçin savaştık. Bu ülkeler bize ordumuz olduğu halde saldırmaktan çekinmezken şimdi diyebilirmiyiz ki ordu fuzulidir gereksizdir. parasıyla banka alınsın. hiç makulmudür bu düşünce ?



hiçbir milletin tamamını kökten bunlar kötüdür diyerek yok sayamam yada hiç bir milleti bunlar iyidir diye kökten kutsayamam her milletin içinde iyiside vardır kötüsüde vardır. lakin şu bir gerçek ki kürt kökenli vatandaşlarımızın içinde de durum böyledir.

Olaya şu açıdan bakalım. Türk Ordusunun PKK'ya karşı verdiği mücadele normal iki ordunun savaşı gibi değildir. Zira bu tanım itibari ile savaş bile değildir. Ordu'nun yaptığı savunmadır. Öyle ki ETAya karşı mücadele veren İspanya , IRA'ya karşı mücadele veren ingiltere bu savaşta pes etmiş. ancak biz bunu yapmamışız. hala devam ediyoruz. "1 avuç militan" denilsede biz teröristlerin gerilla savaşı tarzındaki üslubuna onlar gibi karşılık vermiyoruz. Bu nedenle başarısız addedilmeye çalışılsakta gerilla savaşında başarılı sayılmanıza esas olan kriter 3 askere karşılık 1 gerillayı etkisiz kılabilmenizdir. Bu uluslararası askeri başarı kriteri olsa da bizdeki oran biraz değişik. biz bugüne kadar feda ettiğimiz her askere karşılık 9 terörist almışız. Olaya bu açıdan bakıldığında Türk Ordusunun , başarılımı başarısızmı olduğu subjektif değil objektif değerlerle gözler önüne serilmiş olur.

Kaldı ki , çok kozmopolit bir coğrafyadayız. Öyle ki her milletten dostumuz olduğu gibi aynı milletlerden düşmanımızda mevcut. Bugün PKK'yı sadece özgürlük isteyen kendi çabaları ile dağa çıkmış teröristler gibi algılamak insanın gerçekler karşısında kulağının üstüne yatmasıdır . Gerçekleri görmezden gelmesidir. Zira yunanistanın , Suriyenin bir dönem PKK'ya destek verdiği aşikardır. ve hatta PKK itirafçılarının pkk kamplarına amerikan silahlarının amerikalılarca getirildiğini belirttiği itiraf kasetleride daha hafızalarımızdadır. Amerika Türkiyeyi işgal edemez. Suriye işgal edemez. yunanistan işgal edemez şu edemez bu edemez demek Ordunun varlığını tartışmaya açmak için yeterli derecede gerekçeler değildir.

Eğer çevremiz dostlarımızla çevrili olsaydı. Biz kurtuluş savaşı mücadelesi vermek zorunda kalmazdık. Öyle bir gün geldiki bu milletin canından çok sevdiği vatanı kurbanlık koyunun boğazlandığı gibi pay edilipte saldırgan ülkelerce kendi aralarında üleşilmedimi ?

Çok genç bir millet ve çok genç bir devletiz. 85 yıl insanlar için uzun bir süre olsada devletler için çok kısa sayılabilir. Şimdi 85 yıl önce başına geleni devlet yok saysın ve ordusunu tasfiye etsin demek. Dünü unut , gözlerini yum ve işgalden zevk almaya bak demekle aynı kapıya çıkar.

Hele ki , Türkiye'nin dünya siyaset arenasında hızla yükseldiği şu günlerde , Ortadoğuda lider ülke konumunda olması ve bu konumun gerektirdiği hem diplomatik hem askeri güce sahip olması gerekirki , uluslararası arenada , varlık gösteren her ülkenin ordusu olmak zorundadır.

Kaldı ki , türk ordusu tasviye edilsin diyenlere bir bakmak gerekir. acaba aynı öneriyi kendi milletlerinin orduları içinde öneriyorlarmı ? yoksa o bahis açıldığında top tacamı atılıyor yada boş alanda kısa paslaşmalarla zamanamı oynanıyor ?

Ararat'ın bu tarafında gözü olan Ermenistan , Vadedilmiş topraklar rüyasıyla Güneydoğu bölgesine göz diken İsrail , Ege bölgesindeki adalarla yetinmeyip anadolunun ege kıyılarında ve trakyada gözü olan yunanistan , israil ingiltere ve sair dış mihrakların ara gazıyla kürdistan kuracağız diye doğu anadoluyu kaosa boyamaya kalkan PKK , ve amerika gibi görünürde dost , aslen düşman olan milletler çevremizdeyken birde orduyu tasfiye ederek onlara davetiyemi çıkartacağız .

5500 yıla yakın Türk tarihi boyunca bir bakılsın. Hangi Kurulan Türk devletine dışarıdan saldırı olmamış ve hangisi orduya lüzum duymamış ? Zahiri veya batini , gizli veya açık her saldırıya göğüs germek mecburiyetinde olduğumuz şu coğrafyada heleki bor madenleri , toryum madenleri ve molibden madenleri gibi enerji kaynakları tespit edildikçe , topraklarınıza saldırılması için illa petrol yuvası olması gerekmiyor..

İşte bu gibi sebeplerden dolayı Ordunun varlığı asla ve kat'a zati kanaatimce tartışmaya açık değildir. ancak derseniz ki ordunun mantalitesini , sivil hayata bakış açısını , ordunun olması gereken yerde olup olmadığı , siyasete karışıp karışmayacağı hususlarını , ordunun düşünce yapısını konuşalım tartışalım bu konuda her zaman ordunun mevcut yapısına muhalif birisi olarak dahi rıza gösterebilirim.

Ama her ne olursa olsun varlığı asla tartışılamaz kanaatindeyim..

Heleki şu ekonomik kriz bile gösterdi ki , amerika gibi dünyanın süper gücünde bile batan bankaları ve paraları uc uca eklesek buradan plüton'a beş şeritli yol olur. ama o kadar para bir gece içinde çıkan bir krizle uçtu gitti.

Bakarsanız görürsünüz , ordu hala yerinde ve 800 bin neferi ile siperde..

Para uçar gider.. Bilek gücü daima yerindedir.

Eskisehirspor ya da Es Es

| 22 Şubat 2009 Pazar

Belkide dünyada en ateşli taraftarı olan takımlardan birisidir Eses , çünkü bir şehir kenti olmanın yanında kırmızı ve siyah renklerden oluşan bir tutkudur. Eses'li olmak için eskişehirde doğmak , yada hayatının bir kısmını herhangi bir sebepten dolayı eskişehirde geçirmek yeterlidir. Zira gerek şehrin , gerekse eses'in kendine has o atmosferine kapılmamak elde değildir. ve siz farkında bile olmadan bir tane kırmızı siyah çubuklu eses forması yada eses atkısı ile kendinizi stadda buluverirsiniz.

Eses tribunu oyle sıradan herhangi bir lig takımının tribinü gibi değildir. Seyircisi ateşlidir ve takım ikinci ligdeyken bile tribünler tıka basa doludur. Öyle ki birinci lige yükselmeden önce bile maçlar sanki iki birinci lig takımının üst sıralar için mücadele ediyormuşcasına yoğunluğunda oynanır. birçok takım sadece seyircisi için dahi olsa eskişehire imrenmiştir. Çünkü eskişehirspor yada es es deplasman maçına en çok seyirci götürme alanında dünya rekoru kırmıştır. hemde ikinci ligdeyken.. bu öyle bir aşktır ki ne beşiktaş galatasaray fenerbahçe gibi süper lig takımları ne ispanyanın barcelonası ne de ingilterenin manchester'i bunu basaramamıştır.

Her yıl lig başlamadan önce , caddeler şehirler kırmızı siyah bayraklarla donatılır. Eskişehirden dünyaya açılmış Eti,Sarar,Css,Çetinkaya gibi holdingleşmiş firmalarda , yol üstünde halka hizmet veren ismi duyulmamış bir manav yada berber ve ya bir market te aynı sloganı içeren bir bayrak asar camına yada binasına , "Eskişehirspor'a yeni sezonda başarılar" ya da bu minvalde bir temenni içeren bir bayrak yada flama..

Eskişehirli olan hemen hemen herkesin arkasında "26" yazan bir forması mutlak surette vardır. ve hatta bu öyle bir sevgidir ki , amigo Orhan'lı yılları görmemiş , Kupaların kaldırıldığı , şampiyonlukların kıl payı kaçırıldığı , üç büyüklere kök söktürülen o yılları tadmamış olanların bile sanki o günleri yaşamışçasına yürekten sevdasıdır es es..

Bir dönem beraber aynı ligde mücadele ettiği , Sarıyer, Yeşildirek, Vefa, Feriköy, Altınordu, Petrolofisi gibi takımlar önce çıktıkları basamakları teker teker düşmüşler ve birçoğu silinip gitmiştir. birinci ligden ikinci lige oradanda üçüncü lige sonrasında amatör kümeye ve oradanda hiçliğe uzanan bu düşüşte birçok takım silinmiş gitmiş , Eskişehirspor bile bu basamaklarda düşüş yaşamış ve 3. lige kadar düşmüş ancak ateşli ve tutkulu taraftarının maddi , manevi büyük desteği ile toparlanmış ve tekrar çıkışa geçmiştir. 95-96 sezonunda yeniden birinci lige çıkmış ancak tutunamayarak tekrar ikinci ligin yolunu tutmuştur. Eskişehir gibi bir şehrin takımı olmak kolay değildir. zira size sonuna kadar güvenmiş bir taraftar ki bu taraftar aynı zamanda şehrin kendisidir. ve sizden başarı ister. işte bu minvalde yeniden toparlanan ve gerek sportif gerek idari manada işleri sıkı tutan Eses yeniden bir üst lige yükselmiştir.

öyle ki 2008-2009 sezonunda daha ilk maçlarda Galatasaray'ı kendi evinde 4-2 yenmiş fener ve sivasspor gibi üst sıra takımlarını yenmek üzereyken şanssızlık sonucu elinden kaçırmış ve berabere kalmıştır.

Bu EsEs'in geri dönüşü olarak nitelendirilmiş ve medya bu konuya ciddi manada eğilmiştir. Hatta öyle ki Eses'in Eses olduğu 70'li yıllarda nam'ı Türkiye sınırlarını dahi aşmış ve 2008 yılında Türkiye'ye gelen Avrupa Birliği temsilcisi Olli Rehn , Türkiye'yi Eskişehirspor'dan tanıdığını beyan etmiştir.

Eskişehirspor Fethi Heper'i 2 kez , Ömer Kaner'ide 1 kez gol kralı çıkartmayı başarmıştır. Öyleki "Kırmızı Şimşekler" halen memleketin bir çok şehrinde seveni ve taraftarı olan yegane takımdır.

Anadolu'nun sesi olmuş ve Lig'de istanbul hegomanyasını kırmıştır.
Yanda ilk takımın resmini görüyoruz.
Takım hakkında daha detaylı bilgi için : www.ESkisehirspor.org adresini ziyaret edebilirsiniz.

bunu sen istedin bende yaziyorum.

| 17 Şubat 2009 Salı

Ben icimde cok isyanlar biriktirdim. Cok seye karşı ve hepsi sadece içimde kaldı. Zira içimde kaldıkları sürece ben onlara hükmettim , eğer bir anlık gafletle onları dışa döksem artık dönüşü olmayacaktı hiçbir şekilde ve artık onlar bana hükmedecekti.
insanın günü oluyor. Allah'a bile isyan etme noktasına gelebiliyor. Hayatın bir sınav olduğunu , herşeyin bir plan dahilinde vuku bulduğunu unutup o anki esbaba takılabiliyor. Yada insan kazandıklarını kendinden kaybettiklerinide sevmediği birisinden bilip bunun hesabını sormak cürreti ile kazan kaldırabiliyor.
Zira mevcudiyeti sonsuz kainatın yanında hiç hükmünde olan birisi olarak diyebilirim ki , buraya kadar gelen kim olduğunu tahmin ettiğim , ancak benim burada yazdığımı nereden hatırladığı konusunda hiçbir fikrim olmayan , kendi hezeyanlarını , bana mâl etme serkeşliği içerisinde bana "yayınlamayacağımı bile bile" 2 hakaretamiz yorum bırakan şahsa demek isterim ki ,

İçinde isyanların vardı sen , Bastıramadın.
Bir evliliğin vardı kaprislerinle Bozdun,

Sen bir köşede hiçbir maceranın ve mücadelenin içine girmeden , topluma insanlığa ve en azından çevrene bir ışık , bir düşünce , bir fikir , bir insiyatif , bir alternatif ve bir katkı bile sağlamadan bencil hedonist ve ben merkezci bir düşüncenin tam orta yerine kendini yerleştirmiş ve kendi isyanı altına ezilmiş olabilirsin.

Hayatımda üstümde birden fazla vicdan azabının , üzüntünün ve isyanın olduğu bir dönemde bende ruh yapısı olarak sarsılmış ve senin frekansına kaymış yada yaklaşmış olabilirim.

Ancak bil ki mevcut durum dahi şahittir , sen olduğun yerdesin ben o günlerin çok uzağındayım.

Sen seni suyun dibine çeken ayağındaki yüke sım sıkı bağlısın. boğuluyorsun farkında değilsin. Ben kendi ipimi kendim kesmişim suyun üstündeyim..

Sen hayata katamadıklarının , hayatın başkalarına kattıklarını gördükçe histeri krizleri ile bana , ona , buna , önüne gelene tut ki yoldan geçen herhangi birine saçı sakalı boyu kilosu yada herhangi bir niteliği ile alay geçerek saldırabilirsin.

Ama bu senin kaliteni ortaya koyar. Zira bizde geçer akça zahiri değil batinidir. görünen ve afaki olan değildir. hoşgörüdür , tanımadığın birisi ile asansörde kibarca selamlaşmak kadar iç ısıtıcı bir nezakettir. insani özelliklerin insana verdiği gönül rahatlığıdır.

Ne ben eşimle , nede eşim benimle ne yüz güzelliği ne kaş ne göz nede ten sevdası ile evlenmedi. Zira biz biliyoruz ki bundan 10-15 sene öncesinin dünya güzelleri bugün yüzüne bile bakılmayacak durumda.. Sanıyormusun ki hep bu yaşında hep bu şartlarda kalacaksın.. İşte bundandır biz gelip geçici olana değil. birbirimizde kalıcı ve değişmeyecek olanlara baktık.. Güleryüze , bir selama , hoşgörüye , nezakete ve birde aşk'a..

Fatih aile mahkemeleri ve sen iyi bilirsin ki birbiri ile kaşı gözü için evlenenler nikah memurundan sonra boşanma davası açmak için soluğu mahkemelerde alır. O koridorlarda beklerken bile hiç düşünmedinmi nerede yanlış yaptığını yoksa her zaman ki ve şimdiki gibi suçu başkasında arayıp kendini en masum yerine koyarak kolaya kaçmayamı seçtin ?

Beni "Sahte Müslümanlık" ile itham etmişsin. eğer ben sahte bir müslümansam , bundan ne ben ne sen nede müslümanlık bir fayda görmez. Kaldı ki içimi okuyabilecek kapasiteninde sende olmadığını düşünecek olursak durum biraz daha ortaya çıkacaktır. "Kişi nasılsa , başkasınıda öyle zanneder"

eğer ben sahte bir müslümansam , bunun hesabı seninle benim aramda değil. Allah'la benim aramdadır. Hayat benim hayatım, bana verilmiş bir sınavsa , bunu da bana ancak bana veren sorar. Senin ne kapasiten ne de yarı şizofren histerik düşünceler yumağı beynin kendi yarım kriterleri ile beni birşeyle itham etmeye kalkmasın.

Unutma ki , sen henüz yeni ateist olmuşken bile ben demiştim sana bari başörtünü çıkartta , ters bir hareketini gören seni müslüman bilmesin diye.. sende bana örekeden özgürlük okumuştun kim ne karışırmış diye ..

Şimdi sana iki şey , sen bile inanmadığın bir dinin örtüsünü örtmekle bile sahte müslüman olmadın. Ben inandığım her şeye gönülden inanarak ve yapmaya çalışarakmı sahte müslüman oldum ?

Sana bunu sık sık demiştim , şimdi yine demek gerektiği için diyorum

"Beni kendinle karıştırma "

Zira sen kaybedensin .
Ben herkesin savunmadan umudu kestiği anda saldırıya geçen bir ecdadın torunu olarak , mücadeleme devam ediyorum.

içimdeki karanlıklar için bir ışık yaktım. karanlığın üstüne üstüne gidiyorum.
ve ben hiç olmazsa insanlığımı muhafaza edebiliyorum hala , gayet beşeri ilişkiler kurabiliyor , insanlara çıkarcı yaklaşmıyor , sevinip üzülebiliyor , sevebiliyor , evlenebiliyor ve düşünebiliyorum.. hayata birşeyler katabiliyor ve hala mutlu olabiliyorum..

Ben isyanlarımı tek tek asıyorum. senin gibi esiri kalmıyorum.

ve son olarak sana ne diye hitap edeceğimi bile bilemiyorum , eğer hayata senin baktığın duygusuz düşüncesiz hedonist ve bencil pencereden bakılarak birşey denilecek olsa bunu en iyi anlatacak ifade sanırım " et parçası" demek olurdu..

Zira ruh olmayınca bedende o kişi insanda olamıyor ve sadece maddeden ibaret kalıyor. İşte buda senin madden , ha kasabın rafında duran kanlı bir et. yada sen.. aynı..

Diyet 3

| 16 Şubat 2009 Pazartesi

Evet Sevgili arkadaşlar , diyet maceramızın 3 bölümünde bizi bekleyen konularımız diyeti neye göre yapıyoruz. Diyet neden işe yariyor ? işe yarama mantığı nedir ?


Öncelikle diyet demek hemen tartıya çıktığınızda ibrenin aşağı hareket etmesi demek değil. bence bu tam bir yanılgı. Zira tartıya çıktığımız anda ibre biraz daha aşağı kaymışsa hemen seviniriz kilo verdim diye ? peki nereden biliyoruz doğru olduğunu ? ya vücuddan su gitmişse ? yada kas gitmişse ? işte bu bize gösteriyor ki mutlak surette sürekli gözetim altında yapılan bir diyet başarıyı getirebilir. Zira her gittiğinizde şu yada şuna benzer bir alete çıkıyorsunuz ve sizin her bir özelliğiniz inceden inceye ölçülüyor. Netice olarakta bu kağıda dökülüyor. ve Elinizde de şuna benzer bir çıktı oluyor. dolayısı ile 1 hafta diyet yaptınız diyelim 1 hafta sonunda anında görebiliyorsunuz , nereden ne kadar gitmiş yada vücutta bir hafta önceye göre olan değişim nedir. ve anında uzmanınız kötü yönde bir gelişme olduğunda buna müdahale edebiliyor. Ancak bir uzmanınız olmadığında ise siz bu analize ulaşamıyor ve ya tartıda görülen düşüşü hayra yoruyorsunuz. ancak sandığınız gibi olmayabiliyor. Örneğin su , yağa göre vücuddan daha kolay atılabilen bir emtia, eğer dengesiz bir beslenme söz konusu olursa duruma göre kilo veriyor görünebilirsiniz ancak vücuddan atılan su kilo değildir. vücudun su seviyesinin düşmesi takdir edersiniz ki iyi birşey değil. üstüne üstlül böbrek gibi karaciğer gibi organların çalışmasına ve hatta direkt kendilerine zararı var. onun için çok görmüşsünüzdür gazetelerde yada tv'lerde diyetten ölenleri.. 
Evet bir diyette kişiye neye göre yemek veriliyor ? Efenim bildiğiniz üzere vücudun bir metabolizma hızı söz konusu. Yukarıda linkini verdiğimiz örnek çıktıyı açacak olursak karşımıza gelen grafikte bazı değerler görüyor olmalısınız . İlk sayfanın sağ alt kısmında "Bazal Metabolizma Hızınız" diye bir başlık var. orada örnek olarak verilen kişinin metabolizma hızının 1595 KCal olduğunu görüyoruz. Bu şu demek bu kişi 1595 KCal'den fazla kalori miktarına sahip ne tüketirse bu o kişiye yol su elektrik olarak dönecek demektir.(özellikle karın ve basen bölgesine) Demekki bu kişi kilo vermek istediğinde 1595 KCal'den daha fazla kalori tüketmeyecek. Örneğin 1000 KCal tüketse günde yada 1200 KCal ve bu düzenli devam etse kişi kilo verebilir. eğer siz bunu kalkıpta 1595 KCal'den çok hızlı kilo vermek için 500 KCal yada 300 KCal gibi çok aşağı seviyelere çekerseniz bu metabolizmayı altüst eder ve size negatif iki dönüşü olur. Ya vücudunuz az kaloriye alışır ve bir yerden sonra kilo vermeyi durduramaz yemek yiyemezsiniz ve öldüğünüzde tabutunuzu 8 kişi değil 1 kişi bile rahatlıkla taşıyabilir. Yada böyle olmaz vücuda birden bire az kalori girince vücud zafiyet geçirir bayılma kendinden geçme el ayak titremesi ayakta duramama gibi dönüşleride olabilir. işte onun için az yemek değil doğru yemek kilo verdirir. 
Kendimi ele alacak olursam Benim metabolizma hızım 2270 KCal civarlarında bu hiçhareket etmediğim durumlar , hareketli günlerde 3000 Kcal'e kadar çıkıyor metabolizma hızı , bunun için diyetisyenim benim diyet menümde hemen hemen hiç 2200 KCal'in altina inmedi. Hareketsiz günlerde de ben biraz dikkat ettim ve şimdi 1 ayda 11,5 KG yağ erittim. Vücutta 3 litre sıvı 2,6 kg kas artışı oldu. Neticede tartıya çıktığımda 5 kilo vermiş gibi görünüyor olsamda 11,5 KG yağ vermek için liposection'da 5-10 milyar bayılan insanları görünce ben bir ayda oldukca yol aldığımı düşünüyorum.
Bir önceki yazıda bana verilen ilk örnek diyet listemi yazmıştım. gördüğünüz gibi öyle sosyete diyeti diye tabir edeceğimiz kırk ambar dolaşıpta ancak bulabileceğimiz bulunmaz otlarla yada sebzelerle diyet yapmiyoruz. Evde ne yemek pişerse onunla diyet yapiyoruz. İşte bunun içinde dönüşüm listeleri var. 

Ne Nekadar ? Ne eder ?

Örneğin ara öğünde 1 porsiyon meyveniz var. peki ama bir tane küçük elmada bir porsiyon , koskoca bir ayvada 1 porsiyon demekmidir ? elbette değildir. işte bunun için dönüşüm listeleri var. Herhangi bir meyve , herhangi başka bir meyve de ne kadara tekabül ediyor bu liste sayesinde bunu biliyorsunuz. Mesela iş yerinizde üzüm çıktı , 1 porsiyon meyveniz üzüm olacak ama ne kadar üzüm ? Cevap : 1 Su bardağı üzüm = 1 porsiyon meyve , yada tutun ki kocaman bir ayva çıktı bu bir porsiyon demek mi tabiki hayır. kocaman bir ayvanın yarısı 1 porsiyon meyve demek ya muz çıkarsa ? yarım muz = 1 porsiyon demek. 

Tabi biz sadece meyvelerden örnek verdik ama sebzeler içinde etler içinde tahıllar içinde dönüşüm listeleri mevcut. mesela bir ince dilim ekmek = 1 su bardağı patlamış mısır demek. akşam yemeğinde diyetisyeniniz 4 dilim ekmek verdi diyelim siz 2 dilim ekmek yiyin sonra 2 su bardağı mısır eşliğinde evinizde filminizi izleyin.. 

Tabi birde diyet demişsek değinmek gerekir ki hazır olan ne yiyecek içecek varsa uzak duruyoruz. Zaten öyle kekler kurabiyeler pastalar falan onlara hiç değinmiyorum bile. Ancak hazır çorbaları , kola , gazoz, hazır meyvesuyu , içiyorsanız alkollü içecekleri unutmanız gerekiyor. aşırı yağlı kızartmalar fln bunlarıda unutuyoruz 

ve yeni bir hayata içimizde yetişen bir enerjiyle güzel günleri düşünerek ve en umutsuz anlarda bile diyeti bozmamak için bilenerek , diyeti bozduracak her faktöre inat , inadına diyette dirayet ve azim göstererek başarıya ulaşıyoruz.. 

Şahsen benim 1 aylık diyet maceramda ben 2 kez diyeti bozmakla bozmamak arasında kaldım. ve her ikisinde de bozmadım.. ve bana diyeti bozdurmayan düşünce şuydu.. 

" Vakti zamanında Ankara Savaşı olmuş ve bitmiş , Beyazıt ve Timur savaş meydanında geziyorlar. Beyazıt demişki anlamıyorum her şart benim yanımdaydı sen bu savaşı nasıl kazandın. Timur gülümsemiş ve demişki şimdi ben senin parmağını ısıracağım sende benim parmağımı ısıracaksın. ve ikiside birbirlerinin işaret parmağını ısırmaya başlamışlar. Bir süre sonra Beyazıt aaah diyerek elini çekmiş ve Timur şu cevabı vermiş. " Sen çekmeseydin ben çekecektim""

Kıssadan Hisse : Tam bir sinir harbinin yaşandığı savaş meydanında daha çok sabırlı olan kazanmış.

bunu diyete uyarlayacak olursak : eğer birşey size diyeti bozduracaksa , sabredin inat edin. göreceksiniz önce o elini çekecek. 

Nerden mi biliyorum. Yemek bloguyla kafayı bozmuş muhterem zevcem. Sadece fotografını çekmek ve blog yazmak için tatlı çörek börek yapmıyor. o fotoğraflardan sonra o tatlı börek çörek hala ortalarda göz önünde oluyor. ve tam bir nefis sınavı yaşayarak yemeyeceğim yemeyeceğim yemeyeceğim diyerek yemiyorum :) ne mi oluyor sonra ? hepsiniz muhterem zevcem yiyiyor. netice : 11,5 kg verdim. 8 kg aldı :D  ve işin vahimi.. aldığını henüz kabul etmiyor. şimdilik kendisini ben zayıftım biraz kilo alınca tam dengemi buldum diye teselli ediyor :) bende içten içe gülüyorum :) 
Muhtemelen bu yazıyı yarın sabah iş yerinde okuyacak ve sanırım ben yüzündeki ifadeyi göremeyeceğim :D 

dipnot : fusununmutfagi ve buck , arkadaşlar mls'e henüz başlamadığım için mls hakkında şu anda şu şudur. bu budur bunun mantığıda budur diyemiyorum. henüz o level'e gelemedim :) ama inatla ilerliyorum :) Fiyat konusuna gelince esteworld'den yüzyüze görüşerek bilgi almanızı tavsiye ederim. Zira kişiye göre değişebilen durumlar olabilir. Örn : seans sayısı vs. bu durumda da illaki fiyat değişir. Ben anlaşmamı yaptıktan sonra üzerinden çok zaman geçti şu anki fiyatlar nedir bende bilmiyorum. sorsam söyleyeceklerini sanmıyorum ama görüşmekle birşey kaçırmazsınız. Filiz abla hanım teyze korkulacak birisi değuldür. güleryüzlüdür :) cici bir insandır. 

daha dipnot: filiz abla bu blogu okuyosan extra bir seans isterim :) bu kadar reklamdan sonra 

blogun dibi not : esteworld haznedardadır. İncirli köprüsü yönünden geliyorsanız izzettin çalışlar caddesinin bittiği yerde karşınıza çıkar :) kısaca her yol romaya değül esteworlde cıkıyor :) buradan bu tarihi yanılgıyıda düzeltmek isterim :p

Diyet 2

| 8 Şubat 2009 Pazar

Evet bir önceki yazımda size yarın 3 haftalık diyet maceramdan bahsedeceğim dediğim ancak bir şekilde 1 hafta geciken o yazıyı şimdi yazma fırsatı buluyorum ,

Bir önceki yazıda belirttiğim gibi uzun bir arayışın ardından kilo vermek için diyet yapmadan hiçbir yolun tam ve doğru bir sonuç vermeyeceğini geç idrak etmiş birisi olarak anladım ki diyetten kaçış yok.

E o zaman dedim madem durum budur. ister istemez yapacağız. İlk gün diyet uzmanım Fatma Arslan hanımefendi ile bir görüşme yaptık. Bu görüşmede bir günün nasıl geçtiğini neler yediğimizi ne aralıklarla yemek yediğimizi fln konuştuk. Ben diyetten önce genelde kahvaltıyı iş yerinde poğaça-çay fln şeklinde geçiştiriyordum. Öğle üzeri ya birşey yemiyor ya da dışarıda kır pidesi vs. gibi yiyeceklerle geçiştiriyor akşam yemeğinde ise eşim tarafından hazırlanan çorba makarna yemek vs. gibi hemen hepimizin akşam önüne gelen yurdum yemekleriyle iktifa ediyordum.Gördüğünüz üzere gayet dengesiz bir beslenme ile mevcut kilolar üstüne kilolar ilave ederek yola devam ediyordum.

Diyetisyenim Fatma hanımla bir program yaptık. Bu programu gördüğümde şunu düşünmüştüm. neredeyse ağzım hiç boş kalmayacak tıka basa yiyecek ve kilo verecektim öylemi ? olay bumudur ve sevmediğim yiyecekleri değil hergün yediğim o yiyecekleri yiyeyecektim. Şaşırdım ve bunun mantık olarak mümkün olmayacağını düşündüm. Ancak ilk haftanın sonunda 4 kilo yağ erittiğimi , vücudda düşük olan su seviyesinin yükseldiğini ve 2,4 kg kas yaptiğimi gorunce dedim durmak yok yola devam :)

Bu beni manyak derecede kamçıladı. Bir ara hatta mls'e gerek yokmuş aslında diyetlede eritebilirim diye düşünsemde yinede mls'den vazgeçmedim zira mls'de kilo almama garantisi söz konusu ,

Fatma hanımla ilk görüşmemizin sonucunda bana verdiği program şu şekildeydi.

Kahvaltı : 1 haşlanmış yumurta , 2 kibrit kutusu kadar B.peynir , 4 ince dilim ekmek , 7-8 zeytin , 1 su bardağı yoğurt , bolca salata , şekersiz çay

Ara Öğün : öğle yemeğine 1-2 saat kala bir adet meyve

Öğle yemeği : 1 su bardağı yoğurt , 5 ince dilim ekmek , 7-8 yemek kaşığı sebze yemeği (yada 10-15 yemek kaşığı bakliyat yemeği) , bolca salata ,

Ara Öğün : 1 porsiyon meyve

Akşam yemeği : 1 kase çorba , 7-8 yemek kaşığı sebze yemeği , salata , yoğurt , 4 ince dilim ekmek

Ara Öğün : 2 porsiyon meyve

Bu listeyi gördüğümde hayret ettim ve bu benim 2 günlük yemeğim :) bu kadar şeyi yiyeceğim ve kilo vereceğim öylemi ? demiştim ve bana evet demişlerdi. Dedim herhalde maytap geçiyor :)
ve ilk haftanın sonunda tekrar Fatma hanımla görüştüğümüzde gerekli ölçümleri yaptık ve ben inanamadım resmen kilo veriyordum :) ve normalde yediğimden daha fazla şeyi yiyerek.

Bu beni psikolojik olarak fevkalede etkiledi :) ve tetikledi içine giremediğim gömleklerin bana 1 karış bol geldiğini görmek , bana manyak moral verdi.

:) Yazın ortalarında yada sonuna doğru herhalde sanırsam ideal kilomda ve üçgen vücuduma kavuşmuş olacağım :)

Diyet yapmak isteyen arkadaşlara tavsiyem mutlak surette bir uzmanla görüşmeleridir. Zira bir sonraki yazımda , diyet yaparken dikkat edilecek hususlar , neye göre diyet yapılıyor , diyet yapan kişiye verilen yemekler , neye göre tespit ediliyor gibi hususlardan bahsetmeye çalışacağım.

Saygılar ;)

50 Liralık Fatma Aliye Hanım Mevzusu

| 3 Şubat 2009 Salı

Bilindiği üzere , YTL yavaş yavaş misyonunu tamamlayarak yerini hayatımıza yeni giren TL'lere bırakmaya başladı. Açıkcası bu TL'ler hakkında kiminin olumlu , kimininse olumsuz düşünceleri var şahsım adına konuşacak olursam ben fevkalade olumlu buluyorum. Yenilik daima iyidir. Ayrıca arka yüzünde Ord.Prof Cahit Arf'ın silüeti bulunan 10 Liralarında hayranıyım. Gerek renk gerekse de düzenleme olarak çok etkileyici buluyorum. Matematiğe olan ilgim ve Ord.Prof Cahit Arf'ında matematik dehası olması beni bu 10 liralara daha bir ısındırdı diyebilirim.
Ancak yazının başlığından da anlayacağımız gibi mevzumuz 10 lira değil , 50 lira . Önyüzünde M.Kemal Atatürk'ün arka yüzeyinde ise ilk kadın roman yazarı Fatma Aliye hanım'ın resmi bulunan turuncu paralardan bahsediyoruz.
Mesela yılbaşından itibaren paralar aktif olarak hayatımızda yer aldığından beri sevenlerindende sevmeyenlerindende çeşitli görüşleri dinleme fırsatım oldu. Mesela sevenler , paranın küçüklüğü , minimalist çizgide dizayn edilmesi , yenilik oluşu gibi nedenlerden dolayı bu yeni paraları seviyor. Sevmeyenlerden bir kısmı , Eski paraların heybetli ve güzel olduğu , yeni paraların her birinin farklı boyutlarda olmasından dolayı bir tomar farklı paranın sayılmasının zor olduğu , 5 lira ile 50 liranın karıştırılma olasılığından dolayı yeni paraları sevmediklerini söylemişlerdi .
Açıkçası bence sevende sevmeyende bu konuda haklıydı.
Ancak 50 TL için öyle bir mevzu ortaya atıldı ki , resmen kan donduracak derecede bağnazlık , Atatürk Yalakalığı ve tribünlere oynama kokuyordu.
Mevzu şu ki efendim Atatürk devrimlerini içine sindirememiş , Atatürk'e muhalif olmuş , laikliği benimseyememiş , Ahmet Cevdet Paşa gibi bir osmanlı paşasının kızı olan Fatma Aliye'nin resmi nasıl olurda paraya konulurmuş ?
Pardon neden konulamasın ?
Paraya resmi konulan kişilerin laik olup olmaması yada Atatürkçü olup olmaması veyahut Atatürke muhalefet etmemiş olması şartı aranıyorda bizimmi haberimiz yok ?
Fatma Aliye Hanım'ı paranın arkasında görüyor olmanızın nedeni onun dünya görüşü ve düşünceleri değil , onun hayatına sığdırdığı ve ilk kadın romancı olmakla bunu devam ettirmek gibi hayatına sığdırdığı başarılarıdır.
Kaldı ki Atatürk'e muhalefet etti diye Fatma Aliye Hanım Merhum'un mezarındaki kemiklerini dahi onun gıyabında linç etmek isteyen , Atatürkçülükten habersiz Atatürk Yalakaları farkında olmayabilirler lakin , Atatürk her dediğinin tasdik edildiği değil eleştirildiği ve kendisine muhalefet edilen bir meclis düzeni için çalışmış ve bu minvalde çok partili döneme geçmiş ve hatta o dönemde yakın silah arkadaşlarından bazılarını başka bir parti kurmak için teşvik etmişti.

Kaldı ki Fatma Aliye Hanım laik değildi ve tesettürü savunmuştu , Atatürk'e de muhalifti nedir yani bu kendisinin ilk kadın roman yazarı olması sıfatını yokmu ediyor ? O laik olmadığı ve Atatürk'e muhalif olduğu için bu ünvanını onun vefatından sonra onun şahsi manevisinden afarozmu edeceksiniz ?

Bugüne kadar , dayanaksız ve saplantı derecesinde tutarlı hiçbir yanı olmayan , sadece yapılmış olmak için yapılan çok fazla gereksiz ve efil efil riya kokan Atatürk Yalakalığı gördüm. lakin Fatma Aliye Hanım mevzusu gibi , konuyla alakası olmayan bir mevzuyu dahi getirip buraya dayandıran bu güruhu görünce merak ediyorum acaba Anıtkabir'i ne zaman kabe , Atatürk'ü ne zaman peygamber ilan edecekler ?

Zira yapmadıkları sadece bu kaldı . ve sadece yapmış olmak için felsefesini ve mantığını dahi anlamadan sırf içerisinde Atatürk geçiyor diye yaptıklarını veya yapmadıklarını gördüğümde bu zümreye acımak geliyor içimden.

Onlara kalsa zaten Allah şu koskoca kainatı sırf insanlar Atatürkçü olsun diye yarattılar. ve yediğimiz ekmekte bile Allaha değil Atatürk'e şükretmeliyiz.. inamayacaksınız ama bunu yapanları dahi gördüm. Onun için artık yadırgamıyorum dahi..

Sadece izliyorum. Not ediyorum.. ve yeri geldiğinde gözlerine ve o kör dimağlarının en derin dehlizlerine kadar sokuyorum.